- Halk, baskıları hesaba katarak partiden desteğini esirgemedi. Şimdi bu halka, belediyelere verdiği yetkiyi iade etme zamanıdır.
VEYSİ SARISÖZEN
'Çerçeve yasa’nın TBMM’de kabul edilmesi, neredeyse iki yıllık bir müzakerenin sonucunda gerçekleşti. Müzakere ve süreç devam ediyor. 'Çerçeve yasa’nın uygulanması, 'kurul’un sahadaki gözlemlerinden, MGK’ya vereceği bilgilerden, MGK’nın kararından, Erdoğan’ın onayından ve verilen 6 aylık sürenin sonunda gerillanın, diasporanın ülkeye dönüşünden sonra “tamamlanacak” fakat müzakere sürecinin asıl en zor aşaması “demokratikleşme” olacak. Bu demokratikleşme, ülkede tutuklama fırtınası koşullarında ve Mekke Antlaşması, NATO Zirvesi filan derken her an savaş ihtimalinin olduğu ortamda gerçekleşecek. Sonuç almanın ne kadar süreceğini kestirmek zordur. Süreç enfekte olmaz ve devam ederse selamete çıkmamızın önünde çok uzun bir yol var. Başkan Apo, bunu “bin kilometrelik yol” benzetmesiyle anlattı.
Müzakere sürecinin sonuç vermesine kadar geçecek zamanın “nisbi barış ve Kürdistan’da nisbi özgürlük” dönemi olacağını, ama Kürt sorununda çözümün kendiliğinden gerçekleşme dönemi olmayacağını biliyoruz. Görünüşe göre iki yol var sanılıyor: Ya iktidardan beklemek ya da iktidara muhalefet etmek.
Elbette iktidardan “verdiği sözleri yerine getirmesini beklemek” de, yerine getirmediği durumda ona karşı muhalefet etmek de doğrudur. Acaba bu dönemin özgünlüğü bir de “beklemek ya da mücadele etmek” gibi negatif yolun yanında pozitif yol açmıyor mu? Beklerken ve mücadele ederken “ahlaki-politik toplumu komünleşme yoluyla inşa etmek gibi” bir yol acaba “ütopik” bir yol mu?
Hayır! Dönemin özgünlüğü hem “süreçten umutlu olmak” anlamında “sabırla beklemeyi”, “beklemekle yetinmeyip” örgütlü mücadeleyi gerekli ve mümkün kılıyor hem de “kendini inşa etmek” için tarihte görülmemiş imkanlar sunuyor. “Devletten bir şey beklememe” bilinci doğrudur ama aynı şekilde devletin zorunlu kaldığı için beklentilerimize şu ya da bu şekilde yanıt vermekten başka çaresi olmadığını bilmek de önemlidir.
Halka “pasif bir şekilde bekleme, mücadele et” demek de siyasi mücadelenin zorunlu şartıdır ama bu dönemin verdiği imkanla “sürecin başarısını sabırla umut etme“, bunu umut ederken siyasi mücadeleyi örgütleme yanında halkın önüne "kendi demokrasisini, kendi ekonomisini, kendi eşitlikçi, dayanışmacı hayatını inşa edebileceği” hedefini koymak da zorunludur. Savaşmaktan yorgun düşen halka “önünde adım adım özgürlüğünü kendi elinle inşa etme, ekmeğini büyütme fırsatı var” demenin ve gereğini yerine getirmenin önemi açıktır.
Mücadeleye hazır olan ve mücadele edenlerin yanında mücadeleye hazır olmayan milyonları, Özgürlük Hareketi'nin etrafında birleştirme imkanı, tarihte ilk defa karşımıza çıkmış bulunuyor. Bu imkan kullanılamazsa mücadeleye hazır olan kitlede bile “daralma” ihtimalini de not etmeliyim. Mücadelede 100 yıldır kullanılan kılınçta açılan çentikler, bir süre sonra kılıcı kullanılamaz hale getirebilir.
Devlet savaşta ağır bedeller ödeyen ve yurtseverler dışında savaştan yorgun düşen halkı, vereceği birkaç kırıntıyla teslim almanın hesaplarını yapıyor.
Şu sıralar DEM Parti, kendisini yenilemenin tartışması içinde. Ben bu yazıda yenilenecek olan partinin hemen yarın yapabileceği, yukarıda yazdığım “kendini inşa etme” bağlamında iki yenilenme adımından söz edeceğim:
* DEM Parti’nin kazanmış olduğu belediyelerde, sanırım ilk örnekleri ortaya çıkmaya başlayan “merkeze bağlı yerel yönetimlerin yetkilerini sokak ve mahalle komünlerine devretme" adımıdır.
* Bizzat parti örgütsel yapısını “komünleştirmeye” başlama, halka komünleşme örneğini kendinden başlayarak gösterme, teşvik etme adımıdır.
Parti bugüne kadar halktan seçimlerde vaatlerde bulunarak oy ve kazanılan belediyeleri savunmasını istedi. Karşılığında yaptığı “hizmet”, devletin sınırlamaları ve baskıları nedeniyle devede kulak kaldı. Halk, bu baskıları hesaba katarak partiden desteğini esirgemedi. Şimdi bu halka, belediyelere verdiği yetkiyi iade etme zamanıdır.
Sokağın ve mahallenin “bizi destekleyenlerine” değil, tüm nüfusuna “belediyenin tüm yetkilerini, bütçesinin nasıl kullanılacağını, yaşadığınız yerde belediyeye kimlerin işçi olarak alınacağını, ihalenin kime verileceğini siz kararlaştıracaksınız, biz kararınızı Belediye kararı haline getireceğiz” dediğimiz anda o belediyeye bağlı tüm sokak ve mahallerlerde “komünleşme”süreci başlamış olacaktır. Kendisinden oy ve destek istemek yerine ona verdiği oy ve destek karşılığında “kendi kendisini, kendi öz çıkarları için yönetme hakkını” devretmiş olacağız. Bu yetkiyi devralan sokak ve mahallenin kendisi, “belediye” olacaktır. Belediyelere bir çok ülkede “komün” dendiğini de hatırlatmak isterim. Ben olsam halka “komün haline gelin demezdim, belediye haline gelin” derdim.
Bir başkanı ya da belediye meclisini kendi yetkilerinden vazgeçirmek zordur ama başkanların ve meclis üyelerinin içinde, İdil Belediye Başkanı gibi kendisine soykırım yapan devlete sığınanlar dışında Apocular da vardır. Reel sosyalizmde olduğu gibi tüm belediyeleri böyle bir adıma tepeden alınan bürokratik kararlarla zorlamaktan söz etmiyorum. Yetkilerini gönüllü olarak halka devredecek olanlardan, onların örnek yaratmasından söz ediyorum.
Böyle bir yetki devriyle sokakların ve mahallelerin “belediyeye” dönüşmesi buralarda yaşayan Apocu olsun olmasın, hatta DEM Parti'li değil de başka partilere oy versin vermesin her bireyini bir gün içinde “aktif” birer inşacı haline getirir. Örneğin bir ilçede ne kadar bakkal ve manav varsa, ilçe belediyesinin desteği ile AVM’lere karşı kurulacak bir kooperatife katılacaktır, aracıları kaldırıp toptan yapılan alımlarla tüketim mallarının fiyatları manavlarda ve bakkaldarda nisbeten ucuzlayacaktır. Küçük esnaf tekellere karşı direnebilecektir.
Diyelim ki o ilçede büyük ölçekli bir kanalizasyon şebekesi ya da metro inşaatı mı yapılacak? İlçede tüm nüfusun ortak olduğu bir inşaat şirketi kurulabilir. Günümüzde vurguncu inşaat şirketleri devletle ve belediyelerle rüşvet karşılığı 1 milyar dolara mal olacak inşaatı, 100 milyar dolara malolacakmış gibi anlaşarak ihaleleri rakipsiz kazanmaktadır. İlçe halkının kooperatif biçimindeki inşaat şirketi, ilçede açılacak olan ihaleyi belediye artık sokakların ve mahallelerin belediyesi olduğu için hiçbir vurguncu şirketin veremeyeceği bir fiyatla kazanacaktır. Kazandıktan sonra inşaatın işçilerini ilçedeki işsizleri işe alarak sağlayacaktır.
Bu en zor adım bile atıldığına göre, belediye haline gelen halk, diğer adımları çok daha kolay atabilecektir. Kreş açabilecektir. Hatta halkı razı ettiğinde ilçede herkesin ortak kullanabileceği çamaşırhaneler açıldığı zaman, tekellerin her eve bir çamaşır makinası satma pazarını bile daraltabilecektir. Her sokakta ortak mutfaklar veya yemekhaneler yoksullara, bekarlara, mutfak köleliğinden kurtulmak isteyen kadınlara çare olabilecektir. Elbette belediyeye dönüşen halk, elindeki bütçeyle ana dilde eğitim yapan okullar kurabilecektir. Hatta benim aklıma o ilçedeki belediye zabıtalarını fiilen ilçenin her sokağında uyuşturucuya, mafyaya karşı mücadelenin asayiş gücüne çevirme imkanı bile geliyor.
Sahada değilim. Belediye haline geldiği zaman halkın yerellerde neler yapılabileceğini elbette parti kadroları benden çok daha iyi bilir. Yazdıklarım masa başı düşüncelerdir.
Bizzat parti örgütsel yapısını “komünleştirmeye” başlama, halka komünleşme örneğini kendinden başlayarak gösterme, "teşvik etme adımını” da gelecek yazımda anlatmaya çalışacağım.