Savaş ve diğer nedenlerden dolayı ülkelerini terk eden insanların çoğunda görülen travma, bazen çok uzun bir zamana da yayılabilir.
Haveno Psikoterapi ve Kültürlerarası İletişim Merkezi, uzun yıllardır Hamburg’da travma ve benzeri sorunlar yaşayan insanların adeta ikinci adresi olmuş. Haveno, İspanyolca liman demek. Buraya gelen insanlar kendilerini güvenli bir ortamda hissettiklerini söylüyorlar. Merkez’de uzun süredir pedagog olarak çalışan Emine Akbayır ve psikriyatrist Michael Brune ile çalışmaları hakkında görüştük.

Öncelikle travma nedir?

Emine Akbayır: Travma tıp diliyle yaralı olma durumudur. Başka bir deyişle ruhun yaralanması da diyebiliriz. Deprem, sel gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar, travma olarak nitelendirebilinir.

Yaşanılan her olumsuz olay travma olarak nitelenebilir mi?

Michael Brune: Yaşanılan her olumsuz olay, travma olarak kabul edilemez. Ağır bir yaralanma ya da kişinin, bir başkası tarafından fiziksel bütünlüğüne bir tehdidin olması gerekiyor. Yani kişinin bir olay karşısında aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri vermiş olması gerekir.

Travma herkeste aynı etkiyi mi yaratıyor mu?
Emine Akbayır: Her travmatik olay tüm bireylerde aynı etki ve sonucu göstermez. Travmanın şiddetiyle birlikte kişinin genetik özellikleri, ruhsal olgunluğu ve stresle başa çıkma kapasitesi ilerde hastalığın gelişip gelişmeyeceğini belirler.

Travma ne gibi farklı hastalıklara yol açar?

Michael Brune: Akut stres, travma sonrası stres bozukluğu, travmatik yas, depresyon, mizaç bozuklukları gibi durumlar olabilir. Yine, kişide çalışma verimi düşebilir.

Kesin tedavisi var mı?

Emine Akbayır: Maalesef travmanın kesin bir tedavisi yoktur. Bize gelen hastalarımızı daha çok bu hastalıkla nasıl yaşarız temelinde tedavi ediyoruz. Kişinin kendi anadilinde ve kendisini güvende hisettiği bir ortamda kendisini ifadelendirmesi çok önemlidir. Bize gelen hastaların çoğu maalesef savaş bölgelerinden kaçmış ya da siyasi nedenlerden dolayı ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmış insanlardan oluşuyor. Kişinin kendi dilinde ve kültüründe kendisini ifade etmesi tedavi sürecini de olumlu yönde etkilemekte ve hızla bir iyileşme görülmektedir. Kendisini güvende hissetmeyen bir insan tedavilerde kolay kolay cevap veremiyor.

Peki değişik ülkelerden gelen ve büyük acılar yaşamış insanlarla iletişimi nasıl sağlıyorsunuz?

Emine Akbayır: Çalıştığımız kurumda birden çok dil kullanıldığı için bu konuda fazla sıkıntı çekmiyoruz. Almancanın yanı sıra Arapça, İngilizce, Fransızca, Berberice ve Türkçe bilen elemanlarımız var. Bu dillerin yanı sıra, hastalarımız, Kürtçenin Kurmanci ve Sorani lehçesi, Arnavutça, Farsça, Portekizce, Rusça gibi dillerden biriyle konuşuyorsa onunla tercüman üzerinden iletişim kurabiliyoruz. 


Daha çok hangi tedavi yöntemlerini kullanıyorsunuz?
Michael Brune: Başta belirttiğim gibi travmanın yüzde yüzlük kesin bir tedavisi yoktur. Hastalık, yirmi, otuz sene sonra tekrar nüksedebilir.
‘Bu hastalığı yenmeden ziyade bu hastalık ile nasıl yaşayabilirim’ olgusu önemlidir. Kişinin yaşamış olduğu olumsuz olayları belleğinden bir çırpıda atması zordur. Akut travma dediğimiz bir tanı var. Örneğin iş ve sosyal yaşamda oldukça başarılı olan Şilili bir hastam vardı. Pinochet diktatörlüğü zamanında çeşitli işkenceler maruz kalmıştı. Pinoceht’in İngiltere’de yakalanmasından sonra bu hastamda travmatik hastalığın belirtileri yeniden başladı. Bazen bir resim, küçük bir olay bile hastalığın yeniden ortaya çıkmasına sebep olabilir. Biz daha çok terapi yöntemlerini esas alıyoruz. Bunun yanı sıra durumu çok ağır olan hastalarımıza nadiren de olsa ilaç tedavisini uyguluyoruz.

Kişi kendini tedavi edebilir mi?
Emine Akbayır: Kişi başından geçen olumsuzlukları anlatmakta zorlansa da bunu bizimle paylaşması lazım. Kişi kendisine şunu söyleyebilmeli: „Evet ben bu olayları yaşadım. Bunlar hayatımın birer gerçeği. Benim sorumluluklarım var. Ne pahasına olursa olsun benim bunları yok etmem lazım.“ Bunu düşünürse şüphesiz hayatı daha da kolaylaştırmış olur.


M.ZAHİT EKİNCİ/HAMBURG