Türk siyaset arenasında bir “komedi”dir, oynanmaya devam ediyor.
Esas oğlanla saz arkadaşları, diğer filmlerden tanıdığımız meşhur aktörler.
Figüranlarsa anayasa referandumundan gözümüzün ısırdığı, AKP demokrasisine bel bağlamış, tiyatro sevdalıları.
Yönetmen, dışarıdan ithal.
Senaryo, binlerce kez izlediğimiz oyunun bildik bir versiyonu.
Seyirciler, 70 küsur milyon.
Alkışçılar, oyunu anlamadan hatta izlemeden beğenmeye kodlanmış, yüzde ellinin üzerinde yurdum insanı.
Senaryo gereği, binlerce masum insanın kanına girmiş darbeciler, kendilerinin hazırlayıp, korku ve tehditlerle halka kabul ettirdikleri askeri anayasayla yargılanacakmış.
Yargılama adil olacakmış, binlerce canın hesabı sorulacakmış.
Yetmezse de “evetçi”lerin yüreği biraz soğuyacakmış.
Potansiyel darbeciler kıssadan hissesini alacak, bir daha da demokrasiyle birlikte insanı da öldürmeyecekmiş.
Cunta sultası tarih olacak, parlamenter sistemin ikide bir kesintiye uğraması son bulacakmış.
Ülkeme adalet gelecek, demokrasi gelecek, özgürlük yolunda çokça mesafe kat edilecekmiş.
Hatta o derece demokrasi gelecekmiş ki; Maraş’ın katliam sanıkları, darbe mağduru sıfatıyla mahkemeden “katile, katilden hesap sorma hakkı” tanınmasını isteyebilecekmiş.
İnsanlık suçu işleyen darbeciler sözde yargılanırken, duruşmaya katılmama keyfiyetiyle, hiç kimseyi iplememe hakkını kullanabilecekmiş.
Ülkemde ekonomik kriz bizi ıskalayadursun, insan hakları ve adalet kimseyi teğet geçmeyecekmiş!?
Mış… Mış… Mış’lar da böyle devam eder gidermiş…
Bin bir gece masalları ve kültürüne hürmetimiz sonsuz. Ama masalın böylesine de karnımız pek tok.
Koca ülkenin dar bir duruşma salonunda, demokrasicilik oyunu oynanadursun.
Ülkenin dört bir yanı, üç kuruşluk maaşla evine ekmek götürme çabasındaki insanların, üst üste gelen zamlar kıskacında yaşadıkları çaresizlikle çalkalanıyormuş;
Hapishanelerdeki özgürlük tutsaklarının açlık grevi, ÖLÜM sınırına dayanıyormuş;
Bu ülkenin geleceği olan gençliği yetiştiren eğitim kadroları, çocuklarımıza daha onurlu bir gelecek istiyor diye, sokak ortalarında devletin polisince tartaklanıp, dayak yiyormuş;
Atanmışları seçilmişlere yedirmemekte kararlı başbakanın atadıkları, halkın özgür iradesiyle seçilmişleri yumruklarken, bütün kameralar kapatılıp deliller yok ediliyormuş;
Yoksulluğun ölüm sınırına vardığı ülkenin başbakanı, üç çocuk kampanyasını beş çocuğa çıkartıp, kadınlarımıza kendilerini hayattan soyutlamalarını öğütlüyormuş;
Her ailede en az beş adet olmasını talep ettikleri bu çocuklara, sağlıklı bir gelecek yerine, içine tıkılabilecekleri cezaevleri açılıyormuş;
 Aynı çocukları doğuran kadınların, erkek şiddetince katledilmelerini durdurabilecek etkili önlemler almaktan aciz devletlimiz, dünyaya gücünü ispatlama derdine düşüp, caka satıyormuş;
İnsanın en doğal haklarından, ‘inancını özgürce yaşama’ hakkı, darbe kafalılar tarafından yok sayılıp, farklı inanç ve kültürlere karşı tahammülsüzlük, büyük bir anlayışla karşılanıyormuş;
Ülkenin kültür-sanatına alın terini katmış emekçi sanatçıların vefatı dahi yandaş medya tarafından, saygısızca ve hakaretlerle duyuruluyormuş;
Ve bütün bunlar, demokrasi havarisi kesilen iktidarın ve iktidar destekçilerinin umurunda değilken;
Tek adam iktidarını hayata geçirmekle ünlenmiş bir hükümet ve binlerce vatandaşı dolandıran Deniz Feneri projesinin yaratıcısı örgütte, ‘ne bir örgüt, ne de bir suç’ görebilen bir yargı, darbecileri yargılasa ne olur, yargılamazsa ne?
Ve ben yine sormadan duramıyorum: zamanında gönül rahatlığıyla “yetmez ama evet” diyebilen bazı demokratlarımız için yetmemiş midir hala?