İttihat ve Terakki’nin teslim alıp, Alman Generalerin emrine verdiği Osmanlı ordusu, Sarıkamış’ta bitler tarafından kemirilmiş, bit salgını uyuz salgınını doğurmuş, kaşıntı hastalığı başını alıp yayılmış, kaşına kaşına harekete geçen ordunun askerlerinden 90 bini birden donmuş, bir gecede donup cemet kesilerek, yer yüzünün silah patlatmadan, durduğu yerde imha olan tek ordusu ünvanını elde etmiş, ama merkezi emre bağlanmış esir basın hala, “anlı, şanlı, kılıcı da kanlı ordumuz zaferden zafere koşuyor” manşetleriyle çıkıyordu.
İttihatçıların cami külhanesinin ayak takımı çocukları, medyayı göbeğinden yakalayıp, emre bağladılar. Medya beslenmenin hakkını verme cehdiyle, Kürdistan’da süren yakıcı savaşı gizleyip, malzemesi palavra, yakası açılmadık yalan olan zafer naralarını tazeliyordu.
Maksat moraller pek dursun, sarsılmasın diye Türk cephesindeki kayıplar, kendi halkından gizleniyor, ağlama ayinleri de yasaklanıyordu. Gerilla kaynakları, yer adını ve tarih vererek verdikleri kayıpların rakamlarını, düşürülmüş helikopter sayısını açıklıyor, halkı bilgilendirmekle görevli var sayılan Türk medyası, “bunlar doğru mu?” sorusunu bile soramıyordu. Soru sormaya tepki olarak, tasmalı köpek olmak, yani bütün nimetlerden mahrumiyet vardı. En vahimi halkın vergilerinden kasasına akan kazancın kesilmesinden başka, sanki herkes temiz, bir tek o kirliymiş gibi patronun hırsızlıkla suçlanma kaderi vardı.
Onun için medya suskun. Bir tek savaş lordu Recep el Tayyip konuşuyordu.
Recep el Tayyip, Gerillaya ulaşamayınca sınır ticareti yapan 34 Kürdü gece karanlığında bir araya toplayıp, projeksiyon fişekleriyle bulundukları yeri gün ortası aydınlığına çevirdikten sonra bombaya tutan generallerini, kurşun yarası taşımayan, savaş suçu kimyasal alevlerle yakılmış cesetler olarak ailelerine teslim edilen Gerilla cenazelerini sayıp, “zaferden zafere koşuyor” gösterdiği ordusuna tebrik üstüne tebrikat yayımlıyordu.
Oysa, yalanlarla işlenmiş kara propaganda örtüsünün paçalarından gerçekler dökülüyordu. Milyonlarca Kürt ayaklanmansı karşısında, çaresizliğin çaresi olarak 10 bine yakın insanın tutuklanması, sokak gösterileri, insani bir davranış olan cenaze törenlerine zehirli gazlarla saldırılması ve Diyarbakır’da düzenlenen mitingin yasaklanması, yenilmişin keder içinde çırpınması, terör devletine sığınmasıydı.
Ama o günler de geçti. Zaten adam yerine koyan yoktu. Artık, korkuluk olarak ciddiye alan kim?
Baş Generalin, “üç kişi öldürüp, Allahın izniyle zafere koştuk” övünmesi, propaganda panosu haline getirilmiş gazetelerin “Tunceli-Erzincan kara yolu trafiğe kapandı” başlıklarıyla parçalanıyor, altında Türk ordusunun yenilgisi sırıtıyordu.
 Ordu Kürdistan bataklığında şaşkındı. Kale duvarı tahkimli kışlalarda çepeçevre kuşatılmış yarı esir halde, burunlarını gösteremiyor, dışarıya çıkamıyor, gazetelerin “helikopterlerimiz iniş yapamadı“ haber başlığı, yenilginin karesini tamamlıyordu.
Hala anlamıyorlar. Yurdu işgal, onuru, namusu payumal edilmiş isyancı bir halk var karşılarında. Toplarına, tanklarına, tayyare, helikopter ve zehirli gazlarına dil çıkararak alay eden, çocukların sokaklarda köşe kapmaca oynayıp, alay ettiği bir işgal gücü…
Kürtler için ayrı yasalar çıkarılıyor, özel mahkemeler kuruluyor, olağanüstü hal rejimi uygulanıyor, tükenişin, Kürdistan’dan kovuluşun hırsıyla sokağa çıkan çocuklara zehirli gazlarla hücum ediliyordu.
Oysa, kopma başlamışsa dağlara yeniden “ne mutlu Türküm diyene” yazıları yazmak, korkunun simgesi olarak Türk bayrağı şeklini çizmek nafilelikti.
 Bu yazıyı yazarken, “işgalciler, katiller, hırsız ve soyguncular birleşiniz” vicdanlarının medyası, Kürdistan’daki günlük zulüm yağmurunu, zafer müjdesi gibi sunuyor, “kobralar bomba yağdırıyor” naraları atıyordu.
Bir yerde eğer savaş uçakları bomba yağdırıyorsa, orası artık senin değildir. Geri alma çaresizliğinin son atışlarıdır. İstenmeyen işgal gücünün orada tutunması artık imkansız, çünkü atılan her bombayla, Kürtlerin ayrılma arzusu derinleştiriyor, yurdu kalbura çevrilenlerin kini keskinleştiriyordu.
Ötede kalabalıklar var, ama işgalciler, katiller, soyguncu ve talancıların vicdanı dünyada eşi, benzeri görülmemiş bir tuhaflıktaydı. Kürtlerin insanlık anlayışından uzak ve asla yan yana gelemeyecek menzilde…
Bunlarıni birbirine de hayırları yoktu.
Düşüncesini açıklayan, Faşizme burun kıvıran hapse atılıyor, yedi tane gencecik üniversite öğrencisini telle boğarak, başlarına kurşun sıkarak katleden katiller, iktidar tarafından ödüllendirilip, gizli afla cezaevinden çıkarılıyor, törensellikle karşılanıyordu.
Oysa Tunus’da, tezgahı elinden alınan bir işportacı kendini yakınca, ona arka çıkan tepki rejim değişikliğiyle sonuçlanmıştı.
Amerika’da siyah derili bir insan polisçe dövülünce, başlayan ayaklanma ile şehirler harabeye dönmüştü. Kürt Ahmet Koca’nın polisçe linç sahneleri, bu vicdanların çekirdek çıtlatma oturumunda anlık heyecan seyirliği olarak kaldı.
Samsun’da rantçılar, devlet el ele sel yatağında kurulan sitede, 12 kişi ilk yağmurda boğularak öldü. Başka yerde olsa bu bir ayaklanma nedeni olurdu. Ne hükümet kalırdı, ne de rantçılar.
Vicdanın tuhaflığına bakın ki, devlet eliyle ölenlerin yakınları “yeni ev verilecek” vaadiyla susturuluyorsa bir yerde, orada insanlık yeşerir miydi?..