
Türkiye’de Kürt gazetecilere dönük tutuklama ve saldırılar arttı. Deneyimli bir gazeteci olarak bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de alternatif basına dönük zaman zaman saldırıların dozajı değişti. Bazı dönemlerde şiddet çok ön plana çıktı, gazeteciler tutuklandı. Bazı dönemlerde gazete kapatıldı. Bizimkisi sistemin bütün çürümüşlüklerini ifşa eden bir gazetecilik. Zaten gazeteciliğin kendisi de doğruları topluma aktarmak değil midir? O yüzden saldırılar hiçbir zaman durmamıştır, durmayacaktır da. Alternatif gazetecilik yapanlar ‘saldırılar duracak’ diye beklerlerse kendilerini kandırmış olacaklardır. Hatırlıyorum, 1990’lı yıllarda arkadaşlarımızı satırla doğrayıp kaybettirdiler. Nazım Babaoğlu’nun cenazesi nerede? Devlet niye açıklamıyor? Ferhat Tepe’nin cenazesi günler sonra bulundu. Götürüp kaybettiriyorlardı. Şimdi ise işi tutuklamaya dökmüş. Şiddet ve öldürmeyle durduramayacağını görünce, şimdi de baskı ve özel savaş yöntemleriyle durdurmaya çalışıyorlar. Ama şu bir gerçek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne dayalı alternatif gazetecilik yapan her insan, devletin bu yaklaşımlarının sonuç almadığını iyi bilir. Yönelimler olur, ama önemli olan gerçeğin dili olmaya devam etmek ve bunu sürdürebilmektir.
1994 yılının sonunda dönemin başbakanı Tansu Çiller, İçişleri bakanı Mehmet Gazioğlu’na “susturun bu gazeteyi” talimatını verdi. 1992 yılında Hüseyin Deniz katledildiğinde Apê Musa cenaze töreninde, “yeğenim, ben senin kalemini yerde bırakmam” demişti ve o da aynı yıl katledildi. Bu yüzden devletin yönelimleri durmamıştır, durmaz da. Devletin yaptığı tüm katliamları araştırıp gün yüzüne çıkartıyorlar. Devlet buna elbette sessiz kalmaz, onlara saldıracaktır. Devlet zaman zaman alternatif basın çalışanlarına yöneliyor; katletmeler, kaçırmalar, bombalama... Bu da yetmedi mi, bu sefer kanunlarıyla kapatma biçiminde saldırıyor. Bu saldırı ve tutuklamalar önceki süreçte de gazetelerimizin kapatılması biçiminde devam ediyordu. Şimdi ise, sadece çalışanları tutuklama! Ne adına? Hiçbir şey! Ellerinde tutuklamaya dair hiçbir belge yok. Muhalif misin? ‘Tutuklanacaksın’, diyor. O gazeteciler de tabii, biz muhalifiz, bu sisteme dahil değiliz, diyorlar. Bu sistem bizim değil, bizi anlatmıyor, biz yokuz. O yüzden size muhalifiz, deyince de devlet saldırıya geçiyor. Saldırılara yönelik ilk etapta insan şunları söyleyebilir. Mehmet Ali Birand bundan iki-üç ay önce bunu çok açık bir şekilde söyledi: “Biz sahibimizin sesi olduk.” Ama karşı duranları da vurdurdular. Örneği, kalemşörler vardı, Türkiye tarihinde Yakup Cemal meşhur bir adamdı. Türkiye tarihinde kalemle katledildiği biliniyor. Öyle basit bir adam değildi, ona da saldırdılar. Bir yandan kendi polisiyle tutukluyor, bir yandan kendi sesi olan basın ve medyasıyla saldırıyor, bir yandan da yasallarıyla kapatmaya çalışıyor, hatta elinden gelse bazılarını kaybettirecek. Çünkü dahil olmadığın bir sisteme kafa tutuyorsun. Sana saldıracaktır ve sesini susturmak isteyecektir.
Daha önce de Kürtlerin sesi olmaya çalışan onlarca özgür basın çalışanı öldürüldü; gazetenin binası bombalandı. O günlerin tanığısınız. Bugün ile o günleri kıyasladığınızda ne tür benzerlikler veya farklılıklar görüyorsunuz?
Yaşanan baskı ve saldırılarda çok ciddi bir değişiklik yok. Belki devlet eskisi kadar şiddet kullanarak ölüm boyutunu öne çıkarmamış, fakat tutuklama kararları da şiddetin en üst boyutudur. Benzerlik açısından aslında o yıllara döndüğümüzü gösteriyor. Belki şimdi gazetenin altına bomba yüklü TNT arabaları konulmuyor, fakat çalışanlarını tutuklayarak o gazetenin içini boşaltmaya çalışıyor. Eskisi gibi götürüp kaybettirmiyor, ama tutukluyor, cezaevine atıyor ve mahkemeye çıkarmadan aylarca içeride tutuyor. Bu tür baskılar Türkiye’de yaşayan başka kesimlere karşı da uygulanıyor. Örneğin Ahmet Şık, Nedim Şener gibilere karşı da bu tür şiddet uygulandı. Aslında o sistemin ürünü idiler, ama sesini yükseltmeye çalıştıkları andan itibaren tutuklandılar. Doğru gazetecilik, halkın acılarının artmaması için çaba vermek, halka yönelik katliamları teşhir etmektir. Bu dönemle o dönem arasında yapılanlara bakılırsa, doksan yıl öncesinin baskıları ve kanunları devrededir denilebilir. O dönemde Kürdistan’da sürgün ve sansür yasası çıkarıldı. O tutmayınca da; öldürmeler, tutuklamalar, gazete kapatmalar ve bombalamalar başladı. Devlet, “bu haberi yayınlamayacaksınız” diyor. Bizimkiler de, “biz yayınlayacağız, bizim işimiz sizin yalanlarınızı topluma anlatmaktır” diyor. Bu, sadece alternatif basının görevi değil, vicdanı olan her insanın ve her gazetecinin görevidir. Eskiden savcı, gazeteci arkadaşlarımızı tutuklarken, “siz militansınız” diyordu. Gerçeğin ve doğrunun militanıydılar. Onlar da evet biz bu işin militanlarıyız diyorlardı. Eskiden arkadaşlarımızı tutukladıklarında, Türk basınından sesler çıkıyordu. Şimdi varsa da çok cılızdır. Ama ben vicdanlı gazetecilerin olduğuna da inanıyorum.
AKP’de aslında demokrasinin d’si bile yoktur. Özgür basın aslında kavram olarak kullanımcı bir tarzda onun literatüründe var, ama ona göre basın tek ses olmalıdır. Onun söylediğini söylüyorsa, onun çalışma imkanı olur, sonuna kadar ona kapıları açar. Ama ona bir eleştiri yapıyorsa, yok edilmelidir. Tutuklanmayla, öldürmeyle, susturmayla, meslekten atılmayla birçok gazeteciyi çalıştıkları gazeteden attırdılar. Sırf onların söylediklerine göre olmadıkları için bunu yaptılar, yapıyorlar. Banu Güven bu politikaya en iyi örnektir. Onlara karşı farklı seslerin de olduğunu gösterdiği için çalışmalarına son verdiler. Tüm bunlar gazete patronları ve AKP arasında yapılan antlaşma sonucunda oldu. Hangi demokrasi ve hangi özgür basın, özgür gazetecilik? AKP’ye, AKP standartlarına göre! O da dünyanın hiçbir yerinde olmayan tek düşünceli, cemaatçi bir düşüncedir. Cemaatlerde büyükler söyler, küçükler yapar. Şimdi ise, Gülen Hoca biliyor, o fetva veriyor, bunlar uyguluyor. Bu da kalemşörlüktür, Yakup Cemillik yapıyorlar. Gülen, Kürtleri işaret ediyor, hepsi birden Kürtlere saldırıyor. AKP’nin ‘ileri demokrasi’si budur. Demokrasiden anladığı da budur. Cemaattir bu; yanlış söylersen, onu eleştirirsen kelle götürür. Demokrasisi de onun çıkar ve menfaatleri kadardır.
Gazeteciler, aydınlar ve Kürt halkı bu tutuklamalar karşısında sizce ne yapmalıdır?
Halkımız gazetecilerini sahiplensin. Gerillasını sahiplendiği gibi gazetecilerini de sahiplensin. Çünkü onun sesi, vicdanı ve dilidir; onun için çalışıyor. Bu konuda demokratik çevrelerden, aydın ve gazetecilerden gelen tepkiler de cılızdır. 1990’larda bir arkadaşımız alındığında günlerce eylem yapıyorduk. Ortak bir duygu ve ruh vardı. Bu da sistemi korkutuyordu. 1994 yılında gazetemiz bombalandığında Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal gazeteye gelip “siz çıkın, bu sayıyı biz çıkaracağız” dediler. İşte meslek dayanışması budur. Ve bundan sonra da bu dayanışma sürmelidir. O dönemde bombalamadan kaynaklı birçok arkadaşımızın elleri yanmıştı ve sargılı ellerimizle daktilolarımızın başındaydık. Ama bu dönemde tepkilerin bu kadar güçlü ve sahiplenen bir düzeyde olduğunu belirtmek zordur. Eskiden bir arkadaşımız tutuklandığında ve ya kaçırıldığında halkımız ayaklanıyordu. İnsanlar ona sahip çıkıyordu. Unutmayalım; Ferhat Tepe, Hafız Akdoğan, Saffet Tepe, Adnan Işık, Yahya Orhan ve Hüseyin Deniz’in cenazesine on binlerce insan katıldı. Eskiden tutuklanan arkadaşlarımızı, dağıtımcılarımız emniyetin her yerine konumlanıp takip ediyorlardı. Onu çıkarıp nereye götürecekler, diye merak ediyorlardı. Gazete bombalandığında ben binadaydım. Halk, ertesi gün binanın etrafını sardı. Biz habere giderken de iki çocuk bizi gözetleyip takip ediyordu. Biz tutuklandığımızda da bizim haber merkezimize haber veriyorlardı. Falan muhabir gözaltına alındı diyorlardı. Halk bizi koruyordu, bizi gözetleme altında habere götürüp getiriyordu. Şimdi de aynı ruhla gazeteci arkadaşlarımıza sahip çıkılmalıdır.
DEVRİM AMED - ZAGROS