“Barış için uzatılan eli tut gardaş!” diye yazmıştım sadece. Güzel tepkiler aldım okurlardan. Kimi öfkeli, hatta yazdıklarıma karşı oldukça saldırgan; kimi öfkeli, ama düşünceme yandaş…
Sevindim. Korkum, yanıtsız kalmaktı çünkü.
***
Öfkeli bir toplum olmuş çıkmışız, dokunsan patlayacak haldeyiz belli ki. Aynı istekleri paylaşırken bile cümlemizin ilk sözcüğünden akıyor birbirimize güvensizliğimiz. "Ama, fakat, lakin” ile başlayan sözlerle katılıyoruz ötekinin istemlerine.
Hepimiz eleştiriyoruz belki yaşanan süreci. Ama çoğu “yorumcu” artık büyük çoğunluğu resmileşmiş TV’lerin haber programlarından başka bir bilgilenme kaynağından yararlanmıyor ne yazık ki. Sisteme teslimiyet öylesine gelişmiş ki, son yıllarda gözümüzün önünde akan (egemenler arası çıkan it dalaşının ürünü) sızıntı bilgiler üzerine bile düşünmeye gerek duymuyoruz. “Bana dokunmayan yılan” ile birlikte yaşam, yaşam felsefemizin aslını oluşturmuş. Oysa yılan “ben yılanım, dokunurum” diyerek dokunmalara devam ediyor yüz yıldır.
Örneğin bir okur not düşmüş yazımın bütünü için: “Savaşa hayır, öğretmen, yol işçisi, tapu kadastrocu, sağlık memuru, bebek öldüren katiller sürüsüne hayır.”
Bakmayın siz kendisini üstelik “solcu” olarak tanımlayan bu kişinin “savaşa hayır” demesine. 14 kelimelik bir cümlede savaşın nedenlerine ilişkin büyük sırlar saklı. Okur, “savaşa hayır” diyerek “savaş” istiyor.
***
Birincisi, bir “barış” gereksiniminden söz ediyorsak eğer, ortada bir “savaş” var demektir.
Bir savaşın varlığı gerçekse, (hangi taraf haklı, hangisi haksız tartışmasına ve çözüm için kalıcı adımları atmaya başlamadan önce), bu savaşı yani akan kanı durdurabilecek diyalog ortamını oluşturmak gerekir. Savaş, iki güç arasında gerçekleşen bir olgu ise, önce bu güçlerin masaya oturup konuşabilmelerini sağlamak, yani savaşı durdurabilecek olan gerçek sosyal-siyasal güçleri buluşturmak gerekir.
Kendisini “sol” olarak tanımlayan okurun kullandığı suçlama dilinin PKK’yi hedef alması asla eleştirim olamaz. Ama bunu psikolojik savaş içerisinde devletin kullandığı argümanlarla yapınca; ve söylem tek taraflı olarak kurgulanınca, niyet ne olursa olsun, sonuç sömürgeciliğe, AKP faşizmine açık destek olmaktan başka bir şey değildir.
İkincisi, savaş, savaşanların birbirine gül attıkları bir etkinlik hiç değildir. Her savaşta “öğretmen, yol işçisi, tapu kadastrocu, sağlık memuru, bebek” ve daha bilcümle meslekten, cinsiyetten, sosyal gruptan, yaştan insan ölür. Bir savaş içinde elinde silah taşıyanın yanı sıra silahın çevresindeki de ölebilir ve yüreğinde bir parça vicdan taşıyan herkes bir savaş içinde savaş nedeniyle ölen herkese üzülür. Ama bunu yaparken savaş kışkırtıcılarının psikolojik-savaşta kullandıkları en bayat argümanları kullanan birilerinin “savaşa hayır” sözünün, “sahtecilikten” daha da seviyesiz bir ahlaki duruş sergilediği de bir gerçektir. Bunca yaşanandan sonra, savaşın taraflarından birini “katiller sürüsü” olarak tanımlarken, sadece MİT sorumlularından Eymür’ün ya da Özel Harekatçı Ayhan Çarkın’ın, JİTEM kurucusu ve katili Doğan’ın mahkeme önünde verdikleri bilgilerin yüzde birini bile hatırlayabilseydi, en hafifinden “bu devlet çıldırmış, şerefsiz bir katil sürüsü haline gelmiş” derdi.
Üçüncüsü, Anadolu-Mezopotamya topraklarında son yüzyılın tarihini bilenler açısından bu okurun cümlesinin ürettiği tek anlam: “Devletin halklara karşı sürdürdüğü savaşa evet! Ama halkların ya da sosyal grupların kimlik ya da özgürlük talepleriyle gelişen direnişlerine hayır!”
Boş ver “solculuk” edebiyatını. Büyük çoğunluğu Kemalizmle kirletilmiş bir solculuk denizinde bugün bile gırtlağımıza kadar boğulurken, bu kavramın adaletli olmakla ilgili bir anlamı kalmamıştır artık.
Oysa savaşın nedenlerini öğrenmek için küçücük bir çaba bile yeterdi. Soykırımlar, katliamlar, zulümlerden beslenerek öteki halkların kanı üzerinden kendini var eden bir sömürgeci devletten söz ettiğimizi hatırlamak yeterlidir. Kendi dışında mezhep, egemen sınıftan başka sınıf, erkek cinsiyetten başka cins tanımayan acımasız sömürücü milliyetçi bir devletten söz ettiğimizi kanıtlamak için özel çabalara da gerek yoktu. Türkiye Cumhuriyeti’nin sömürgeci bir güç, başkalarının anayurtlarını işgal etmiş bir işgalci, “buna rağmen birlikte yaşayabiliriz” diyebilecek kadar barış yanlısı olan ev sahiplerine “tek ben varım, her şey benim için” politik-mantığıyla yaklaşan bir gaspçı olduğunu görmeden ne savaşın nedenini anlayabilir ne de barış yanlısı olabiliriz.
***
Sömürgeci sisteme vurulmadan barış istemi sözde kalacaktır.
Bir kez daha söylemek gerek: PKK günümüze kadar barış süreçlerini hem başlatan hem sürdürmek isteyen taraf olmuştur. Bunun için çok bedel ödemiştir.
Yüz yıldır Türk olmayan Anadolu halklarına, emekçi sınıflara, farklı olanlara yönelik sürekli saldırı halinde olan taraf sömürgeci Türk Devletidir. Ve bu devlete bütün halklar ve ezilen sınıfların ortak mücadelesi ile Kürt sorununun çözümüne yönelik güvencesi sağlanmış somut adımlar attırılmadıkça, ne silahlar susar, ne savaş biter.
“Savaşa Hayır!” Yalancılığı