Platon’un demokrasiye itibar etmediğini biliyoruz. Üstelik 'doğrudan demokrasi’ye itibar etmiyor. En fazla beş bin on bin nüfusu olan, kadınları, çocukları, köleleri, asker ve mahkumları çıkardığınızda politika yapma ve oy kullanma hakkına sahip olanların sayısının neredeyse iki haneli rakamlarla ifade edildiği bir cumhuriyette Platon doğrudan demokrasiye bile tenezzül etmiyor! Çünkü çok haklı sebepleri vardı. Yapacağı iş ne olursa olsun kamusal görev alacak herkes oyla seçilecektir. Oy talebinde bulunan adaylar acaba meziyetleriyle mi yoksa belagatlarıyla mı ortaya çıkacaklar? Hocası Sokrat’ın idamı hala canlı bir biçimde hafızasında olduğu için Platon, Sofistleri ve onlardan retorik, güzel konuşma ve ikna metotları dersi alan ve böylece politikada başarıdan başarıya koşan yöneticilerin demokrasiye yükledikleri övgüleri çok iyi bilmektedir. O halde demokrasi bir kandırmacadır. Ağzı laf yapan, her konuda fikir üreten her kes demokrasi aracılığıyla mutlaka bir yerlere gelir. Bunun yolu ise Sofistlerden ders almaktan geçer. İşte Antik Yunan demokrasinin ilk aydınları ve ilk politikacıları bunlardır.

O günün sofistlerini günümüzün 'aydınları’ olarak düşünebiliriz. Antik Yunanda bilgilerini satanlara, parayla ders, özellikle retorik ve belagat dersi verenlere Sofist denilirdi. Açıkçası kandırma yollarını öğretirdi sofistler. 2500 yıl sonrasında durumun değiştiğini söyleyemeyiz. Yine sofistlik en gözde meslekler arasındadır. Elbette ki değişik adlarla. Danışmanlık gibi, gazetecilik gibi, uzman yardımcılık gibi adlarla sürmektedir. Bütün bu sözde meslekler toptan aydın olarak adlandırılmaktadır. Günümüzde aydınlar ile politikacılar arasında çok yakın bir ilişki olduğunu da söylemeliyiz. Bütün bir toplumu kurum ve kuruluşlarıyla, politika artık tek belirleyici alan haline gelmiş durumdadır. Dünya ölçeğinde politika hakim ve her şey bunun güdümü ve nüfuzu altındadır! Platon’un yönetici/kral için söyledikleri, niyet, öngörü ve temenni anlamında bütünüyle yanlışlanmıştır. Artık krallarla ya da aynı anlama gelmek üzere politikacılarla filozoflar resimlerde bile yan yana gelememektedirler. Ama aydın diye sunulan yukarıda sıraladığımız kişilerle politikacılar gün boyu beraberdirler. Hatta politikacıların akıl hocaları ve yönlendiricileri bunlardır.
Peki ama aydın kime denmeli, aydın nedir? Kant’ın "Aydınlanma Nedir?” yazısından başlayıp bütün bir aydınlanma yüzyılının simalarını sıralamaya niyetim yok! Türkiye Cumhuriyeti tarihinin aydınlık simalarının aydın söyleminden onar yıllık dönemler için kesitler almakla yetineceğim. Yine izninizle yanıtlardan çok sorularla devam edeceğim.
1920’li yıllara baktığımızda o dönemin aydınları kimlerdi? Bile istene aydınlatılmayan bir cinayete kurban giden Ali Şükrü Bey mi aydın dı yoksa Yunus Nadi mi? İstiklal mahkemelerinde idam edilenler mi aydındı yoksa o kararları veren vekiller mi? Şark Islahat Planı olarak yasalaşan, Koçgiri ve Şeyh Said isyanı diye resmi tarihe geçen katliamlar hakkında susanlar mı aydındı, yoksa bunların birer soykırım denemesi olduğunu söyleyenler mi aydındı?
1930’lu yılların başında Ağrı, Zilan katliamlarının onaylandığı mecliste kimdi aydın? Dêrsim’de gerçekleştirilen soykırıma hala bir gerekçe bulamayan resmi ideologlara, resmi sosyal demokratlara soralım, kimdir aydın? Ey, Nazım hapisteyken devlet katlarında yükselen Şevket Süreyyalar, Vedat Nedim Törler...!
1940’lı yılların vebalini hangi aydın üstlenebilir? Ey bu cumhuriyeti bağrına basan ulusalcılar, Nazım Hikmet’in resminin üstüne Cumhuriyet gazetesine "İşte Yüzüne Tükürülecek Adam” mealinden manşet atanlar mı aydındı? Sebahattin Ali mi aydındı yoksa onu katlettirenler mi aydındı?
1950’li yıllarda aydın kimdi? Hikmet Kıvılcımlı’yı anımsar mısınız? Peki Peyami Safa, N. F. Kısakürek ya da Celal Bayar? Bırakınız aydın olmayı kimlerdi dönemin şahsiyet sahipleri? Ey soldan sağa evrilenler, ey örtülü ödenek peşinde koşanlar komünizmi bahane bilip onurunu çiğneyenler hanginiz aydındınız?
1960’larda bütün varlık koşullarını askeri darbeyi alkışlamaya ve övmeye borçlu olanlar mı aydındı? Geçmişin Kadrocuları sonraki yılların Yöncüleri, Kemalizm diye bir şey türetip onu da bütün bir üçüncü dünyaya rehber olacak teoriymiş gibi sunmaya kalkan ve birbirlerini kandıranlar mı aydındı?
1970’lerde her yönetim krizinde sucu 1960 anayasasına atan ve askerleri darbeye çağıran Demirel ve destekçileri mi aydındı yoksa Ecevit’in kuruluş, program ve kitle tabanı bakımdan zerrece sosyal demokrasiyle bağdaşmayan CHP’lileri mi aydındı? Kendilerine sosyalist, Marksist diyenlerin teorik sefaletine ne demeli? "Ordu, gençlik el ele!” diyenler mi, MDD’ciler mi, Hocacılar mı, Maocular mı aydındı? NATO’nun soğuk savaş stratejileriyle kafaları yıkanmış tetikçiler, MİT’çiler, emniyetçiler, seferberlikçiler mi aydındı? Başka bir örnek verelim. Dönemin muhaliflerinin, solcularının "ağırlandığı”, işkence edildiği Ziver Bey Köşkü bilinir. İlhan Selçuk bunu kitaplaştırmıştı.
Paradoks gibi görülecek ama yine de soralım. İlhan Selçuk’a mı aydın diyeceğiz yoksa ona işkence edenlerle ettirenlere mi aydın diyeceğiz? İlhan Selçuk ölmeden bir süre önce kendine işkence edenlerle görüştüğünü ve onları affettiğini açıklamıştı. Peki, ama o görüşmede işkenceciler özür dileyip yanlış yaptıklarını, işkence yapmakla vatana, millete hizmet etmemiş olduklarını mı söylemişlerdi? Böyle bir açıklama duymadık. O halde değişen, dönüşen kimdi? İlhan Selçuk yine son döneminde, ülkücü diye bilinen ve neler yaptıkları ortada olan bir kesime hayli sempati duyan yazılar kaleme almıştı. İlhan Selçuk sonradan mı aydınlanmıştı?  
1980’lerde yine askeri darbeyle önleri açılan yalan, talan, soygun ve spekülasyona dayalı bir ekonomiyle, darbe kanunlarıyla ülkeyi sözde çağ atlatan Özal şakşakçıları mı aydındı?
1990’larda kirli savaşın bayrağını gönlere çeken Çiller ve çetesinin eteğine tutunanlar mı aydındı? Kendi ülkesinin dağını taşını bombalayan, kendi dağlarına bayrak resimleri çizen ve bir yandan da JİTEM gibi yapılanmalarıyla on binlerce faili meçhul cinayete imza atan bir ordunun generalleri mi aydındı?
2000’lere gelindiğinde hayli karanlık olan sicilleriyle hesaplaşmaya yanaşmayan ordu ve yargı için ne demeliyiz. Yıllardır bu ülkede askerler işaret etti yargıçlar kalem kırmadı mı? Peki, kendilerini bu cumhuriyetin kurucusu ve sahipleri olarak gören kemalistleri nereye koymalıyız? Parti olarak ise inkarcı ve katliamcı geçmişiyle bırakın yüzleşmeyi bunu her fırsatta savunan CHP’lilere mi aydın diyeceğiz? Onlar yeterince test edildiler. Darbeci generalleri, militarizmi iliğinde hisseden gazetecileri alkışlamayı asli görev biliyorlar. Ulusalcılık, milliyetçilik nidalarına ev sahipliği yapma telaşını sürdürüyorlar.
Vatandaş girişimi, sivil toplum kuruluşu, meslek örgütü gibi ya da bağımsız olarak ortaya çıkanlara da yakından bakmamız gerekiyor. Örneğin katledilmeden önce Hrant Dink’in duruşmalarında bayrak sallayanlar, ağzı köpürerek sloganlar atanlar mı aydındı?
Son dönemlerde kendilerini 'Sanatçı Girişimi' diye adlandıranları mı aydın olarak göreceğiz yoksa Silivri’de tutuklu olan generalleri mi?
10 yıldır iktidarda olan AKP’ye gelince. 90 yıllık cumhuriyetten gerekli dersleri çok iyi çıkarttıklarını görüyoruz. Artık sıra bizde deyip kendi derin cumhuriyetlerini, derin yargısını ve yetkin 'aydınlarını' oluşturmakla meşguller. Artık askerler değil kendileri işaret edecekler ve yargıçları da kalem kıracaklar!
Aydın mı diyorsunuz? Cumhuriyetin aydını olur mu, ideoloğu olur ve onlarda kara vicdanlılardır. Üzerini örtmek görevi aldıkları katliam ve soykırımlar dolasıyla türüne yabancı canlılara dönüşmüşlerdir. Aydın olmanın biricik göstergesi değer duygusu ve değer bilinci taşımaktır. Değer olanla değer olmayanı ayırt edebilen, her eyleminin her savunusunun yaşama ve yaşatma hakkını gözetip koruduğundan emin olan kişidir. Erdemli olmak budur, aydın olmak budur! Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca böyle kaç kişi sayabiliriz?
Dört bir yanımız kişiye tapan ideologlarla dolu oysa bize Sokratlar lazım.