Bu yerde zaman düşbazdı. Gerçeğin ayak izlerini silen bir karanlığa sarıyordu onu mısra. Ve mısra bir anda gözlerinin ardında uzanan titrek kıvrımlı bir patika oluverdi. Düş bu, ayakları yoktu. Gerçeğin sonunda kaldılar ayaklar.

O bir haberciydi. Bir at geldi önünde durdu. Bir sıçrayışta ata yükselirken cebinde soğumadan yerine ulaştırması gereken alevden bir mektup vardı. Mektubu içinde vaktinde yerine ulaşmadığında hamilini kül edecek satırlar, kırbaç olup atın gövdesini yaktığında geride bir toz bulutu kaldı. O, sudan, havadan, taştan, ağaçtan ve yokuştan engellere doğru atını dört nala koşuşturdu. Kah rüzgara, kah sise, kah yağmura çarparak ilerliyor, molaya haram kıldığı bedenini diyardan diyara sürüklüyordu.
Diyardan diyara giderken avuçlarında saklı atlasının sınırları bir masalın ortasından geçiyordu. Üstünde çabuk bıçak ağzı bir sabırsızlık vardı; kanat gibi, tüy gibi hafifti. O giderken içinde mevsimler, takvimler, uzun uzak zamanlar geçiyordu. Karanlık yapraksız çiçekler açıyordu. Çok yakında karanlığı kanatan bir ıslık yırtıyordu. Birden kendine değmeden geçen anları anımsadı. Ve gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerini… Gözkapakları kelebekleniyordu, uzakta bir şeyler kırılıyor, neden sonra tenine karışan duvarların acıdığını duyuyordu. Hatlarında gecikmiş zaman ufacık parçalar halinde dökülüyordu. Parçalar kanatlanıp uçuyordu. Önünde, çölü geçerken heybesinde kum taşıyan keşişin silüeti belirip kayboluyordu.
Sonra yumuşaklığın şahı; kırık gagalı bir güvercin peltek bir ezgiyi gagalıyordu. Her gaga darbesi onun içinde çoğalan, miladı belirsiz acılar eksiliyordu. Kesik yıldızlar altında, uzaktaki kendinin yokluğunda yüzünde kırık bir gülümseme parlıyor geceye A.Telli'nin "Barbarlar ve Şehla" şiirini mırıldanıyordu. Dokuz günü vardı ve ancak dokuz atı çatlatarak ulaşabilirdi menziline. İşte siyah harmanisinden bir an önce kurtulmak isteyen gece, kan ter içinde beyaz bir atı bekletiyordu karnında. Şafak söktüğünde siyah atı son nefesini vererek habercinin yorgun ayaklarını yere indirecek, nöbeti devr alan beyaz at binicisinin üzengisine ayağını koymasıyla sırra kadem basacaktı.
Düş ve acılar dökerek sır oldu. Yol çarmıha gerilmiş bir dağa dolanıyordu. Dağ, karanlık ışıklar içinde acı çekiyor, inliyordu. Bir ırmak dağın gözünü oymuştu. Dağ kördü; gece orda sonsuz… Esmer tenli bir karın boğduğu dağın doruğunda ay, kanlı bir oraktı, sallanıyordu. Dağ titriyor sanki eğiliyordu. Hafif kayıklar gibi süzülen kararsız bulutlar geliyor ayın kanını siliyordu. Gözleri dağın şakağındaydı; doruk onun gözlerinde kalıyordu.
O her gün yeni bir iklimden geçiyordu. İlk gece kar yağdı. Ve siyah at pürüsüz beyaz bir levhaya dönüşen soğuk toprağa kanlı toynaklarıyla yazdığı şiirin altına imza yerine gövdesini attı. Sabah, beyaz atla beraber güneşi parlattı ve toynakların ezdiği topraklardan kardelenler fışkırarak, kurdu, kuşu, börtü böceği şaşırttı. İkince gece o bir kum fırtınasına yakalandı ve atı beyaz bir leke gibi gecenin dalgalarında debelenip durdu. Saatin baltası tam boynuna inecekken, gece güvercini ona acıyıp saati durdurdu. Şafak sökerken beyaz at hırıltıyla kumlara devrilmişti ve ayakları yeniden toprağa değen onun az ötesinde, yularından tuttuğu siyah Kürt atıyla bir koçer bekliyordu.
Şafakla beraber yağmur da kırbaçlamıştı atı. Gözlerinin ardında dolandığı dağın karlı doruğu ısınıyor bir kayadan kopmuş eğri gagalı bir kartal doruğunu arıyordu. Onun gözpınarları dorukta eriyen kargınlarla doluydu.
Mevsim kargınlıydı.
Dördüncü at beyazdı. Atın iri gözlerine rüzgarla çarpan sular nehirleri kişnetiyordu. O üçüncü atı çatlatıncaya değin sürmüştü yağmur. Siyah at son nefesini verirken gökyüzü de son damlasını düşürüyordu elinden.
Onun içinde dağ, üstüne eğilmiş ayı öpecekmiş gibi duruyordu. Bulutlar kalyonlarla uzak yakınlıklar içindeki ufku dar, mavi paçavralar giymiş bir denizi kuşatmaya gidiyorlardı. O, gökte kendine kestirme bir yol arıyordu. Ve ansızın önüne gümüşsü, ipek bir ışık tülü düştü. Işığın gözleri kördü.
Ama beşinci at siyahtı.
O, karanlıkta dolu vadileri, siluetler sisini, doruğu dibinde tepeleri, bulutsu görünümlü ormanları geçiyordu. Bitmiş patikanın devamı yaşlı bir şakağın damarı gibi belli belirsiz, yeniden göründü. Siyah at bir karıncanın ayak izinde takıldı, sendeledi ama düşmedi.
Altıncı at beyazdı.
Patika açık, iri bir gözün içinde saptı. Göz şehlaydı. İçinde perçemli bir şafağın kürek çektiği bir zaman dibini arıyordu. Orada bütün kırılganlığıyla kendi dip ikliminin içinde bir ip sallanıyordu. Gözün bebeği çıplak ona bakıyori o bebeğine bakıyordu. Gözün gök kubbesi maviydi. Ufku pus içindeydi. Tanrıların çalkaladığı tuz gibi susamış denizinde bir ada duruyordu. O yedinci atın üstünde durmuş adaya bakıyordu. Ve içine dönüyordu. İçinde çarmıha gerilmiş doğa tırmanırken altındaki at beyazdı. Dağ asiliğini yutan bir ovaya bakıyordu. Ovada ölü bir yılan gibi kıvrılan ırmak birazdan bir çölü geçecek, bir denizin susuzluğunu giderecekti. Dışına döndü, işte orda. Sanki bitmiş mısranın sonuna konmuş bir nokta gibi duruyordu. Adanın kıyısında ay ışığında paslanmış gümüş eğerli bir tekne; üstünde sesine çığlığıyla varan başsız bir martı; ardında bir zeytin ağacı sanki kollarını açmış çarmıhtı. Süt mavisi buğular ortasında dağ gibi ada da çarmıha gerilmiş bir görünüp bir kayboluyordu.
Beyaz ata şafaktan çok sonra binebilmişti. Siyah ata anca gece ulaşabilmişti. Çatlatana kadar koştursa bile kalan yolun ancak yarısını katedebilirdi. Gayri ihtiyari eli cebindeki mektuba gitti, sonra yanmış gibi çekerek atın yelelerinde soğuttu ve ardından hırsla mahmuzladığı atı geceye sürdü.
Gece siyah, at siyahtı. Kimse atı siyah geceden ayıramazdı. Siyah at çıplak denizde dört nala adaya doğru gidiyordu. Toynakları kanlıydı; ciğerlerinde nefes kalmamıştı. Birazdan düşüp ölecekti.

Ve ansızın onun gözünde bir anahtar döndü. Doğruldu. Bağdaş kurdu. Sırt üstü yatmış kitaba baktı. Gerçek mi düştü, düş mü gerçekti bilemedi.