
Derken davudi bir erkek sesi geceyi doldurdu. Kadın uyuyan bir canlıya basmış gibi ürperdi. Nice sonra kendine geldi, ses çok uzaktaydı.
Saçları uzun kadın sarışındı bu gece. Önünden geçtiği her ev derin bir uykuya dalıyor, içindeki insanlar kulaklarını unutuyordu. Sokak sessiz, dünya ıssızdı. Kadın tökezledi. Durur gibi oldu. Uzaktan ayak sesleri duydu. Duydu mu? Kestiremedi. Ancak peşindekilerle arasındaki mesafeyi aldığı seslerle tahmin edebilirdi. Öyle de olsa peşindekiler her yerde olabilirlerdi: sokağın sonunda olabilecekleri gibi önünden geçtiği evlerin kapılarından birinin arkasında da olabilirlerdi. Koşarken kafası buradan en uzağa gitme fikriyle doluydu. Yanı başında bir kapı aralandı; bir el sahibinin fısıltısına uyarak onu çağırdı. İçeri girdi, kapı kapandı.
İçeri alan uzun sarı saçlı kadın telaşlı gözlerle baktı. Baktı ve gözlerindeki telaş bir anda siliniverdi. Bakışları yumuşadı. Kadın tek kelime etmeden köşede ters çevrili hasır sepete yaklaştı, altında kundağa sarılmış bir bebek çıkarttı; uzatırken „saklamalısın bunu...“ dedi. O hiçbir şey sormadan aldı kundağı. Bebek uyuyordu. Kadın kapıya yaklaşarak kulak kesildi. Dışarıda çıt yoktu. O araladığı kapıdan sokağa şöyle bir göz attı. Kimse yoktu. Sanki ayak sesi duydu ama emin olamadı. Fakat bu sefer daha bir itinalıydı. Kucağında uyuyan bir bebek vardı. Baktı, bebek uyuyordu. Durdu. Sesleri yakalamak ister gibi sokağı dinledi. Sesler gitgide yaklaşıyordu. Aralarında mesafe azalıyordu. Belki de farkına varmadan gürültü yapmıştı. Gürültü çıkaracak bir şeyi yoktu. Ayakları çıplaktı. Uzun beyaz elbisesinin etekleri bacaklarına dolansa da bir nefesin dalgalandırabileceği kadar sessizdi kumaş. Ama işte, artık havayı titreten iki nefestiler.
Geçtiği sokağı evlerin pencereleri aydınlatıyordu. Önüne geldiği pencerelerin ışığı ansızın sönüyordu. O geçerken ışık yeniden yanıyordu. Belki de geçtiğini sandığı bütün pencereler birdi. Ya da hep aynı pencerenin yanından geçiyordu.
İleride bir karartı gözüne çarptı. Bir an için saklanmaya, geri dönmeye yeltendi. Fakat o karaltıda Onu kendisine çeken bir şey vardı. Karaltıya yaklaştıkça kucağındaki bebek uyandı, kundağını topuklamaya başladı. Bebek bir anda büyüdü sanki. Büyüdü ve saçları uzadı. Bebeğin sarı saçları Onun yeldirmesinden karanlığa bir şelale gibi döküldü. Saçlar uzadıkça beyazlaşıyor, beyazlaştıkça uzuyorlardı. O, bebeğin yüzüne baktı. Gördüğü kırışmış bir yüzdü. Annesine ne çok benziyordu! Bir an bebeği kucağından düşürür gibi oldu. Neden sonra yüze bir daha baktı. İşte, bildiği bebekti. Mışıl mışıl uyuyordu. İlerledi. Karaltıya yaklaştı. Karaltının sırtı Ona dönüktü. İşte, annesiydi bu. Sessizce annesine seslenmek, her şeyi anlatmak istedi. Vazgeçti. Onu annesinden başkaları da duyabilirdi. Ve sesini yuttu.
Karaltının omzuna dokunmak için elini uzattı. Bebek hala uyuyordu. Yaklaştı. Bebek gerildi. Şimdi dokunacak. Bebek gözlerini açtı. Dokundu: annesiydi. Onun dokunuşuyla karaltı bir anda dağılıp döküldü. Onun eli havada kaldı. Bir adım geriye çekildi korkuyla. Uzaklaştı. Adımlarını hızlandırırken arkasına baktı: kocaman bir boşluk...
Sonu mezarlıkta duran bir sokağa saptı. Ayla aydınlanan mezarlığa doğru yollanmaktan bir an tereddüt etse de kaçmanın tek yoluydu bu. Karanlığa alışmış gözleri kamaştı bir andan. Bebek ışığın altında kımıldadı. Uyanmasın diye göğsüne bastırdı kundağın bir ucunu. Onu görecek biri var mı diye sağa sola bakındı. Kimse yok. Yukarıya baktı, yok. Ama onu aşağıda görecek birileri vardı. Onlara doğru usulca yaklaştı. İşte karaltılar hareket ediyordu. Bunlar iskeletti. Bir çukur kazıyorlardı. Halka şeklinde dizilmiş iskeletler sırayla kazıyor ve kürekle toprakları atıyorlardı. O her şeyi unuttu. Bir zaman onları seyre koyuldu. Gözü bir kürekten diğerine sıçradı. Taşlı toprağın demir kürek ağızlarının ince ince çizdiğini duyuyordu. Neden sonra iskeletlerden biri öksürdü. Bu öksürüğü tanıyordu: babasıydı. Babasına odaklandı. Odaklandı ve babası göz kırpımı bir anda elbise giyer gibi derisini giydi. Derisini giymesiyle iskeletlere komut vermesi bir oldu. Davudi bir sesi vardı. İskeletlere çukuru daha derin kazmalarını buyuruyordu.
Telaşla oradan uzaklaştı. Gittiği yön silme karanlıktı. Kapatılınca gözlerin ardı gibi... El yordamıyla bulduğu bir ağacın dibine uzandı. Daha önceki alışkanlığıyla uykusunda alevlere yakın yürüdü. Saçlarının uçları alevlerle tutuştu. Saçlarından bir tutam alevle dans eder gibi etrafında dönmeye başladı. Yanan saç kokusu havayı doldurdu. Yaklaşan ayak sesleri duydu. „Bu onun kokusu...“ dedi biri. Sesler çoğaldı. Seslerin bedenleri etrafını sardılar. Küçük bir rüzgar saçlardaki alevi aldı. Ay parladı. Gölgesi dönüyordu. O durdu. Etrafına baktı. Baktı ve iri bedenlerin başları var, yüzleri yoktu. Çok baktı, ayrıntılı baktı ne ki yüze benzer bir hat dahi görmedi. Bu bedenleri, bedenlerin üstündeki elbiseleri tanıyordu. Yüzleri yoktu ve sessizlerdi. Derken gözüne tam karşısında duran bedende bir görünüp bir kaybolan bir yüz çarptı. Tanıdı, babasıydı bu. Babasının bir adım önünde küçük erkek kardeşi duruyordu. Kardeşinin iri gözleri vardı. Şimdi yüzü bütün gözdü. Kardeşinin titreyen nefesini duyuyordu. Çocuğun bir tek kulakları yoktu. Onları annesinin fısıltısına asılı unutmuştu. Göz göze geldiler. Kardeşine sarılmak için hamle yaptı. Çocuk, elindeki silahı Ona doğrulttu. Kardeşi Ona bakıyor, O ise kendi boşluğundan babasına... Derken çıt..! Tetik düştü! Kulaklar beklediği sesi alamadı. O yalnızca kendisine doğru uzanıp gelen namluyu gördü. Namlu uzadı, uzadı, gelip Onun omzunun üstünde durdu. Şaşkın gözlerle kardeşine baktı. Çocuk sanki toprak tarafından çekiliyormuş gibi titriyordu. Elindeki kabza ahşabından çatırtılar geliyordu. Yeşeren kabza kardeşinin kolundan bütün bedenine yürüyen dallarını bu dünyaya ait olmayan bir hayretle seyrederken dibine uzandığı ağaçtan kırılan dal sesiyle yerinden sıçradığında kucağında bebek mırıldanıyordu. Bebeğin uyuması için usulca salladı. Bebek gözlerini ağır ağır kapadı. O kalkış yoluna devam etmek istedi ama kalkamadı. Ayakları kan revan içindeydi. Daha fazla yol alamayacağını anladı. Çaresizlik içinde beklerken önünde bir duvar gibi yükselen karanlıktan bir kapı aralandı.
İçeri girdi. Ürkekçe etrafa bir göz gezdirdi. Boş bir oda... Kapıyı usulca kapatıp sedire oturdu. Yanı başındaki sepet de odanın içinde boştu. Boş gözlerle sepete baktı. Uyku bastırıyor, gözleri kayıyordu.
Önce dışarıda bir ayak sesi duydu. Sonra da kapı sesini... Bebeği sepetin içine bırakıp kapıyı açtı. Kapıda nefes nefese bir kadın duruyordu. Korku içindeydi. Yanık saç kokuyordu. O kadını içeri çekti. Bebeği Ona uzattı ve „saklamalısın bunu...“ dedi.
Kadın bebeği kucağını aldığı gibi kapıya yöneldi. Sokağa çıkıp koşmaya başladı.
O, kapı aralığından koşan, aniden durup arkasına bakan uzun sarı saçlı kadına bakıyordu...
Bolu F Tipi Cezaevi