Yazının adabı, edebini öteleyerek, bodoslamasına konuya girmek gerekiyorsa eğer, besleyen, tasma takıp kapısında havlatan efendinin iti, Sarayın soytarısı medyanın, “Avrupa Birliği kapılarına dayandık, içeriye girdik, ha giriyoruz” haykırışlarına aldırmayın, siz!..
Bağırtı ve çağırtılar, toprağı bol olası Aziz Nesin’in yüzde 60’ı “aptal” dediği halkı sevinçle afyonlama çığırtkanlığıdır.
Gerçekte, Şorolo düzeninin Avrupa Birliği’ne dahil olma diye projesi yok. Tersine, anlatacağım üzere, birlik düşüncesi bile korkudan uykularını kaçırtıyor.
Avrupa Birliği’nin etrafında, akbabalar gibi dönenip durmalarının tek sebebi para sızdırmaktır. Bu amaçla el bağlayıp, boyun kırarak yalvarıyorlardı. Yalvarmanın para getirmediğini görünce, The İndependent gazetesinin koyduğu isimle, “haydutlaştı”lar.
Suriyeli mültecileri kapılarına yığınca, Avrupa tehdide yenilip, haracı ödedi.
İlerde gerekirse, Avrupa yeniden sağımlık inek olarak kullanılır, ama koparılan para, şimdilik Sarayın birikmiş masraflarıyla, Kürdistan savaşı giderlerini karşılıyor...
Bu özetten sonra, TC’nin Avrupa Birliği korkusuna gelelim:
Şorolo, birlik üyeliğine karşı. Çünkü üyelik, İslam soslu Faşizmin sonu demektir. Halifelik hayallerinin çökmesi, cami, diyanet ile kalabalıkları dolandırma imkanının ortadan kalkması, “tek”lik narasıyla Mussolini ve Hitler ruhunu çağırmaya son verme demek...
Korsika meselesi, Bask davası, İskoçya sorunu ve İrlanda kangreni Avrupa Birliği ile hal yol yoluna girdi. Kürdistan davasının, Avrupa ilkeleriyle halli ise Türk ırkçılığını köpürdeten Şorolo’nun ve “vatansever” naralı kiralık katillerin, kanda banyo şenliğinin sonu demektir.
Zırhlı araçlardan, tanklar, toplardan yiyecek, içecek tedarikine kadar, her türlü savaş lojistikçisi yandaş ile ortakları, komisyoncu ve rüşvetçilerin kazancı...
Kısacası Kürdistan’da sükun, iyice palazlamış eski çıplak ayaklıların sonu demek olur. O nedenle, zorla ceplerine koysanız, bile AB üyeliğine “evet” demez, AKP devleti.
TÜRK ORDUSUNA NOBEL
Türk ordusunun Kürt şehirlerini kuşatması, Hitler rejiminin 1941 yılındaki Moskova muhasarasını andırıyordu. Toplar ve tanklarla ölüm şehirleri, mezar evler yaratıldı. 80 gün kuşatma altında kalan Cizîra Botan’da, insan ölüleri, aç köpeklere yem yapıldı, unutma bunu insanlık!..
Dün İdil kuşatması kaçıncı günündeydi, unuttum. Diyarbakır Surlarının içi ve dördüncü ayındaydı. Ayakta kalabilmiş, son yapılar bombalanıyordu.
İnsanlık kanatılarak öldürülüyordu. Türk kesiminde “işçi sınıfı” ya da din, iman ile aynı peygamber ortaklığı üzere kardeşlik numarası çekenler kayıptı. “Gezi Parkı cenginde, bizim için ölmediniz” diyenler, yollarını ayırmış başka yana gidiyorlardı.
Ancak, her şeye rağmen insanlığın sonu değildi. İsimleri tek tek sayılabilen “insanlar” da vardı, Kürtlerin dar gününde.
“Bir insan” olan Prof. Şebnem Fincancı, olarak bunlardan biriydi. “Bir insan” olarak, Türk Faşizminin Cizîra Botan’da geride bıraktığı izleri görmeye gidenlerdendi. Yazdıklarından bir bölümü, özetleyerek sunuyorum:
“Cizre’de karşılaştığımız tablo, Bosna’nın çok ötesinde. (Cizîra Botan kuşatmasını, Kosova’da doğmuş, sonra gelip Türk olmuş General Adem Huduti yönetiyordu. Geride bıraktıklarına bakanlar, Bosna’nın intikanı Kürtlerden alıyor sanırdı) Bosna’da savaşan insanlar oldu, ancak bu bodrumlarda katledilen insanların hepsi sivil. Bodrumlarda çocuklara ait kemik parçaları bulduk. Cudi mahallesinde yürüyoruz. Kapılar delik deşik, evsiz kapılar. Evler yerle bir. Havada yanık et kokusu, evet yanlış okumadınız, Cizre yanık et kokuyor. İnsan eti. Halk meclisi eşbaşkanlarının katledildiği bodrum karanlık. Cılız ışıklı fenerlerle aydınlatmaya çalışıyoruz etrafı. Yere sanki odun kömürü serilmiş gibi, ama değil. Kemik onlar, yanmış kemik parçaları. Gözüm hemen ortalarındaki altçene kemiğine takılıyor. Çocuk kemiği gibi duruyor. Yaklaşıyorum, etraftakiler fenerleri tutuyor daha iyi görebilmem için. Evet, orada yanmış bir gözlük çerçevesi var, hemen yanı başında. Altçene kemiğinin neredeyse iki katı eninde. İlk bakışta 8-10 yaşlarında olsa gerek diye düşünüyorum kemik için, öyle küçücük, narin. Yakından bakınca yanmış haliyle biraz olsun kaybı hesaba katıp hadi 10-12 bilemedin 14’e kadar çıkıyorum.”
Fincancı, Türk ordusunun geride bıraktığı izleri anlatmaya devam ediyor:
“Kötülük sızıyor her çatlağından, yarığından o bodrumun, bodrumların, yakılıp yıkılmış, topa tutulmuş evlerin. Mehmet Tunç’un telefonda anlattıkları, yardım isteyen sesi yankılanıyor kulaklarımda. Auschwitz (Hitler’in koplama kampı) hala yanık kokar, Cizre de öyle kokacak demek yıllar boyunca.”
Ve Türk Genelkurmay Başkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı Ertuğrul Gazi Özkürkçü, “Operasyonlarda gösterdiğimiz duyarlılıkla övünüyoruz. Bu duyarlılığın aynısı bir Avrupa ülkesinde uygulansaydı bunu başaranlara Nobel Barış Ödülü verilirdi” diyordu.
Kürtleri topluca kıran, mezarlık şehirler yaratan, yaralı yakaladığını diri diri yakan Şorolo’ya “senin hakkındır” diyen Avrupa’nın, onu Nobel barış malyası ile ödüllendirmesi şaşırtıcı olmayacak. İsteyenin değil, vermeyenin yüzü daha kara…