Nükleer Güvenlik Zirvesi nedeniyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Amerika ziyareti sadece Türkiye-ABD ilişkilerinin değil, aslında hepimizin ABD ile ilişkilerinin bir tür sorgulanmaya muhtaç olduğunu ortaya koydu...
"Soğuk Savaş" boyunca ABD karşıtılığı veya ABD yandaşlığı çok daha kolaydı; sadece Anti-komünist olmak tek başına ABD karşıtı veya yandaşı olmak için yeterliydi. Soğuk savaş sonrasında hepimizin ABD ezberi yavaş yavaş bozulmaya başladı...
Türkiye'de kimi gruplar hariç neredeyse bütün çevreler bir yandan Anti-Amerikancı, Anti-Batıcı olmanın siyasal rantından yararlanmaya çalışırken, diğer yandan da bir yol bulup Amerika ile Batı dünyası ile el altından kuvvetli ilişkiler kurmaya çalışır...
Bunun en tipik örneğini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın en son Nükleer Güvenlik Zirvesi dolayısıyla Amerika'ya yaptığı gezide çok net olarak gördük...
Daha bir kaç gün öncesinde "Ey batı, Ey Amerika!" diye kükreyen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibi; "Nükleer Güvenlik Zirvesinde" ABD başkanı Obama ile yan yana fotoğraf verebilmek için neredeyse çalmadık kapı bırakmadılar.
Türk-Amerikan ilişkilerini sorgularken, aslında kendimizin de Amerika ile ilişkilerini, veya daha doğru bir ifade ile Amerika algımızı sorguluyoruz. Hepimiz usta ozan Mahsuni'nin "Amerika katil, katil!" şarkıları ile büyüdük...
Peki öyleyse Amerika katil değil mi? Güney Amerika'daki onca zalimliğin, Vietnam’ın sorumlusu tabi ki ABD ve ABD'nin o dönem kullandığı kontra çeteler. Kürtler modern zamanların en önemi travmasını; Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan'ın ABD eli ile Kenya'dan Türkiye'ye teslim edilmesi sonrasında yaşadılar.
Ancak aynı zamanda her Kürt; Amerika olmasaydı Kobenê’de ne olurdu sorusunu da kendine sormadan edemiyor. Hem Saddam'ın zalimliğinde hem de Saddam'dan kurtuluşta ve nispeten Kürtlerin hem Güney Kürdistan'da hem de Rojava'da bir parça özgür topraklara kavuşmasında ABD'nin soğuk savaş sonrası geliştirdiği "Yeni Ortadoğu Siyaseti“nin önemli bir payı var.
Kuşkusuz ABD soğuk savaş sonrası geliştirdiği "Yeni Ortadoğu Siyasetini"; ne Kürtleri çok sevdiği için ne de Türk Devletini artık gözden çıkardığı için geliştirmedi. Dünyanın kanıtlanmış petrol ve doğal gaz rezervlerinin yüzde 75'ine yakınını barındıran Ortadoğu coğrafyası ABD'nin bundan sonraki hegemonya mücadelesinde oldukça önemliydi.
Ayrıca soğuk savaş dönemi boyunca Anti-Komünist mücadele adına reel dünyanın dışına itilmiş Müslümanların yeniden uluslararası sisteme kazanılması gerekiyordu. Yıllarca anti-komünist mücadele adına en geri ilişkilere mahkum edilmiş Müslümanlar bu dünyanın geri kalanı gibi yaşamıyorlardı.
Geniş Müslüman çevreler; ne dünyanın geri kalanı gibi üretiyor, ne de onlar gibi tüketiyordu. Bu durum uzun vadede uluslararası sistem tarafından kaldırılabilir bir şey değildi.
Aristotales bilimsel düşüncenin ilk olarak Simirna okulunun şu tespiti ile başladığını söylüyor. Simirna okulu aradan neredeyse ikibin beş yüz yıl geçmesine rağmen kimi zihinlerin hala kavrayamadığı diyalektiği şöyle ifade ediyor: "Hayat akıp gidiyorsa eğer şu duran şey nedir, hayat eğer duruyorda şu akıp giden şey nedir?"
Hemen sonra bu soruyu şöyle cevaplandırıyorlar: "Hayat hem akıp gidiyor, hem de duruyor!" onlara göre akıp gitmek ve durmak eylemi aynı anda var. İşte bunu "diyalektik" olarak adlandırıyorlar...
Bizim de Amerika ile ilişkilerimizin dugusallıktan arınmış böyle bir akla ihtiyacı vardı. Yani Amerika'nın ne "kara iblis“ ne de "melek" olmadığı bir zihni algı bizim için oldukça ön açısı bir sürecin başlangıcı olacaktı.
Kürtler, Ortadoğu'da diğer halklara göre bu yeni durumu hem aklen hem de duygusal olarak en fazla kavramış halk olarak öne çıkıyorlar.