Müstakbel ABD Başkanı D. Trump, dünyanın geleceği açısından “soru" ve sorun olmayı sürdürüyor. Soru kısmı (artık o kişisel olarak ne yapar hala emin olamasak da) geçtiğimiz hafta kabinesini oluşturan kişilerin ABD Senatosu’nda kendilerine yönetilen sorulara verdikleri yanıtlarla, önemli ölçüde açıklığa kavuştu. Özetle bakan adayları “baş düşman Rusya, ondan sonra Çin” nakaratını yinelerken, daha çok savaş ve fosil yakıtlara ağırlık verme politikasıyla, adeta dünyayı cehenneme çevirmeyi vaat ettiler.
Bunların arasında Dışişleri Bakanı adayı Rex Tillerson’ın performansı en görkemli olandı. Öyle biz Hillary Clinton en azından fikrim iktidarda diye sevinsin falan derken, Tillerson “demokratik şeffaflık” hususunda “çıkarlarımız söz konusu olduğunda, insan hakları makları bizi ırgalamaz” diyerek New York Belediye Başkanlığı ile kendini teselli etmeyi kafaya koyan Clinton’ı solladı.
Lafı fazla uzatmayalım. CIA Direktörü John Brennan’ın geçtiğimiz hafta iki defa adeta alaya alır tarzda, Trump’a yönelttiği suçlamalar ve buna Trump’ın açıktan karşılık veremeyişi, (sex kaseti skandalını da hesaba kattığımızda) Trump’ın ABD müesses nizamına teslim olduğunu önemli ölçüde gösteriyor. Kişisel olarak ABD egemenleri nezdinde güvenilmez bir figür olmayı sürdürse de, koltuğa oturması sonrası geniş bir hareket alanı bulamayacağı aşikar. Buradaki çekişmenin kaynağı, soğuk savaş sonrası 25 yıllık ABD’nin tek kutuplu egemenliğinin bitişi karşısında, farklı sermaye kesimlerinin yeniden küresel hegemonyayı nasıl kurarız sorusuna verdikleri yanıtlardır. Biraz basitleştirirsek, giderek etkinliği artan ve durdurulamayan Çin’in yükselişini, Trump Rusya’yı yanına alarak, savaşa sürükleyerek kırmayı hayal etmekte. Pentagon tarafından da desteklenen anlayış ise Rusya’yı da düşman statüsüne oturtmakta. Bu çekişmede şimdilik ikinci yaklaşım ağır basıyor görünse de henüz son nokta konulmadı. Dünyanın geleceğini yakından ilgilendiren bu tartışmada NATO’ya tanınacak olan işlev ve AB’nin konumu kritik önemde.(1)
ABD yönetimi adına yeni olan ve Ortadoğu’yu yakından ilgilendiren mesele ise İhvan’ın düşman ilan edilmesi olasılığı. Bu durum Tillerson’ın konuşma başlıklarından biriydi. Geçtiğimiz hafta içinde Cumhuriyetçi Teksas Senatörü Ted Cruz da ABD Kongresine bir tasarı sunarak Müslüman Kardeşler ve İran Devrim Muhafızları’nın "yabancı terör örgütleri listesi"ne alınmasını istemişti. Bu gerçekleşirse, ABD 2. Dünya Savaşı ertesinden bu yana müttefiki olduğu bir gücü terk edecek, aynı zamanda Türkiye’deki neoliberal diktatörlüğün sembolü olan Erdoğan’la da ilişkilerini bu çerçevede yeniden tanımlayacak anlamına gelir. Bu meselenin sonuçları elbette sadece bunlarla sınırlı kalmaz, bütün Ortadoğu coğrafyasında önemli bazı sabitleri yerinden oynatabilir.
Son olarak ABD ve Suudi Arabistan’ın organizatörlüğünde 'IŞİD ile Mücadele İttifakı Toplantısı’ adı altında Riyad’da bir araya gelen, 14 ülkenin genel kurmay başkanları, Obama yönetiminin gider ayak Rusya-Çin-İran eksenine karşı Sünni-Müslüman ülke yönetimleriyle bölgesel ittifakını tahkim etme arayışı olarak değerlendirilebilir.
Kısaca Rusya ve Çin
Yukarıda tarif etmeye çalıştığım, ABD egemenleri arasındaki çatışmalara dönük, Rusya yönetiminden gelen açıklamaların kapsamı, nesnesi de olduğu bu “yeni strateji” çekişmelerini şimdilik kendince “iyi” yanıyla görme eğiliminde. Trump’ın Rusya’ya dirsek gösteren yaklaşımları “siyaseten öyle davranıyor” diye yorumlanıyor. Beklenti Trump-Putin görüşmesinde.(2)
Çin yönetimi ise Trump’ın “tek Çin politikası”ndan vazgeçmeye dönük sarf ettiği sözleri, eğer gerçekleşirse bir savaş ilanı olarak göreceklerini söyledi.
Bütün bu olumsuz tablonun zemini önemli ölçüde “ilerleme” fikrinin yenildiği varsayımı üzerine kurulu. Hayal yoksunluğu demokrasi adına yeni derebeylikler yaratmaktan öte gitmiyor. Bu yüzden iş ütopyası olan insanlara düşüyor. Hayallerimizi gerçek kılmayı arzuladığımız ölçüde dünyayı değiştirebiliriz.
(1) AB yöneticilerinin Trump’ın açıklamaları sonrası gösterdikleri tepkiler, AB’nin kendi başının çaresine bakması gerektiği minvalinde. AB kamuoyunda da bir süredir bu yönde tartışmalar var. Ama işlevsel bir politik merkezi olmayan AB’nin şimdiye kadar gösterdiği performans, NATO ve ABD saldırgan politikalarının gölgesinde kalacağını gösteriyor.
(2) Sözler böyle olsa da Putin yönetimi boş durmuyor. NATO’nun Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerindeki hamlelerine karşılık, geçtiğimiz hafta içinde Moskova ve Kırım’a S-400 füzeleri yerleştirdi. Ayrıca Çin ve Rusya, ABD’nin Güney Kore'de konuşlandırmayı planladığı Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunması’na (THAAD) karşı önleyici tedbirler almak için anlaştı. Ek olarak geçtiğimiz günlerde Rusya, Çin ve Pakistan’la, Afganistan konulu bir zirve gerçekleştirdi. Bu ittifakın Afganistan’a olan ilgisi elbette tek taraflı değil. Postmodern savaşın hesaplaşma alanlarından birine kolayca dönüşme potansiyeli taşıyan Afganistan’da, aktüel cepheleşmenin İran-Rusya-Çin-Pakistan ve Taliban, karşı tarafınsa ABD-Suudi Arabistan ve bölgede etkinliği giderek artan DAİŞ’ten oluştuğu ifade ediliyor.