Kürt halkının insanlık düşmanı DAİŞ’e karşı mücadelesi, ödediği bedeller ve yarattığı eşitlikçi yönetim modeli tüm dünyada olduğu gibi Washington’da da bölgedeki devletlerin yüz milyonlarca dolar lobi şirketlerine ödeyip elde etmeye çalıştıkları sempatiyi kazandırdı.

GİRAN ÖZCAN*  

19 Aralık’ta ABD Başkanı Donald Trump kendi generalleri ve danışmanlarının tavsiyelerinin tersine beklenmedik bir şekilde ABD askerlerini Suriye’den çekeceğini açıkladı. Bu kararın Washington’daki herkese bir sürpriz olduğu ve şok etkisi yarattığını,  Washington dışından ise genel olarak şüpheyle karşılandığını gözlemleyebiliyoruz.

“Bu ABD derin devletinin işidir”, “ABD bu tür planları yıllar öncesinden yapar” gibi söylemlerle bu kararı anlamlandırmaya çalışmak, dünyanın hegemon gücü olan ABD’nin iktidar ve sermaye çelişkilerinden muaf olduğunu düşünmeyi gerektirir ki,  bu hem tarihsel gerçeklikten hem de ABD’nin mevcut gerçekliğinden çok uzak bir anlatım olur.

Sermaye ve siyaset kesimi direniyor

Trump’ı iş adamlığından başkanlığa kadar getiren dinamiklerle bugün bu tür kararları aldırtan dinamikler arasında organik bir bağ vardır. 2016’daki seçim kampanyası boyunca ‘Önce Amerika’ sloganıyla ‘dünya polisi’ rolünü terk eden, içeriye bakan bir ABD ile ‘Amerika’yı tekrar müthiş yapalım’ diyen Trump, seçildikten sonra sözlerini tutmaya çalışıyor. Ama, ‘dünya polisi’ olmanın getirdiği zenginliğin farkında olan sermaye ve siyaset kesimleri buna karşı direnmekten geri durmuyor.

İlk andaki şoku atlattıktan sonra, Washington’daki siyasetçiler adeta ayağa kalktı. Hem Trump’ın kendi partisinden olan Cumhuriyetçi senatörler, hem de Demokrat Parti’den senatörler kararın yanlış olduğunu ve geri alınması gerektiğini söylediler. Trump’ın ilk günden itibaren atadığı Savunma Bakanı James Mattis bu yanlış kararı uygulayamayacağını belirterek istifa etti. DAİŞ’le Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi Brett McGurk aynı şekilde “Suriye’deki ortaklarına ihanet anlamı taşıdığını” söylediği karara karşı olduğunu belirterek istifasını sundu.

Trump’ın kendi açıklamasından bir hafta sonra eşiyle yaptığı Irak ziyareti sırasında konuştuğu generallerin uyarılarından sonra geri çekilmeyi yavaşlattıklarını söylemiş, daha temkinli davranacaklarını belirtmişti.

Trump daha önce 2018’in Nisan ayında da Suriye’den çekileceğini belirtmiş ama o zaman ABD’de bulunan güçlü devlet kurumları tarafından ikna edilmişti. Bir çok çevrede bu sefer de ikna edilebileceği beklentisi yüksek.

Trump’ı zorlayan iç sorunlar

Geçtiğimiz haftalarda Israil’de bulunan Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton da “DAİŞ’i yenene kadar ve Türkiye’nin Kürt ortaklarımıza saldırmayacağı garantisini alana kadar” Suriye’de kalacaklarını söylemişti. Bütün bu gelişmeler bazılarına Trump’ın tekrar fikir değiştirdiğini düşündürtürken, daha doğru bir analiz, ABD’deki farklı iktidar odaklarının kendilerinin Ortadoğu - ve dolayısıyla dünyadaki - konumu üzerine yaptıkları tartışmaların dışa vurumu olduğudur.

Bunun bir farklı dışa vurumu da FBI’ın Trump’ın ve seçim kampanyasının Rusya ile ortaklaşmasını soruşturuyor olmasıdır. Bu kapsamda Trump’ın kampanya menajeri, bireysel avukatı ve ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Michael Flynn yargılandı ve hüküm giydi. Her biri de cezai indirim anlaşmasına gidip, soruşturma ile iş birliği yaparak itirafçı olmayı kabul etti. Amerika’daki ağırlıklı beklenti, bu soruşturmanın bir şekilde Trump’ı da içine alacağıdır.

Azledilme yolu açık halde

Son Kongre seçimlerinde Demokratları’n Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde etmiş olması, soruşturma bittiğinde Trump’ın azledilme yolunu açıyor.

Tüm bunlar ABD’nin Suriye politikasını hem ülkenin dış politikasının, hem de yoğun iç gündeminin konusu olduğunu gösteriyor. ABD’nin Suriye stratejisi 2011’den bu yana bir kaç defa değişti. İlk etapta Esad rejimine karşı muhalefetin desteklenmesi olarak tanımlanabilecek strateji, sırasıyla DAİŞ’i yenilgiye uğratma, İran askeri unsurlarını Suriye’den çıkartma ve en son Suriye’deki savaşa ‘siyasi çözüm arayışı’ olarak tanımlandı. Ama bu kadar farklı stratejik hedefler arasında, Washington’daki analistlerin hakim fikri, ABD’nin bir Suriye stratejisinin bulunmadığıdır.

Mevcut sorunu en karmaşık hale getiren husus ise ABD’nin Kuzey Suriye’deki Kürtlerle geliştirdiği ilişkinin Türk devleti tarafından bir tehdit olarak görülmesidir. Sınırlarında Kürt halkının kendi kaderini tayin etme ihtimali,  Türk devletinin kuruluşundan itibaren kendisini temellendirdiği milliyetçi doktrini tehlikeye sokarken, devletin kendi DNA’sı ile uyuşan bir realite olmadığını her tavrında net bir şekilde göstermekten geri durmuyor.

Kürt düşmanlığı, hayatta kalma güdüsü, Beka sorunu

Bundan dolayı da Türk devletinin ‘Kürt düşmanlığı’ (ki bu düşmanlık en çok da kendisini geri tutmaktadır) salt bir Kürt nefretinden çok, kendisinin var olma, hayatta kalma güdüsünün gereğidir. ‘Beka sorunu’ da tam olarak budur.

ABD’nin Kuzey Suriye’deki Kürtlerle Obama ile başlayan ve Trump ile devam eden ittifakı Türkiye’nin yoğun çabalarına rağmen sürdüğünü biliyoruz. Kürt halkının insanlık düşmanı DAİŞ’e karşı mücadelesi, ödediği bedeller ve yarattığı eşitlikçi yönetim modeli tüm dünyada olduğu gibi Washington’da da bölgedeki devletlerin yüz milyonlarca dolar lobi şirketlerine ödeyip elde etmeye çalıştıkları sempatiyi kazandırdı.

Bundan dolayıdır ki bölgede siyaset yapan her güç,  Kürt halkının mücadelesini ve ödediği bedelleri göz önünde bulundurmadan salt kendi menfaatleri doğrultusunda karar alamıyor.

Önümüzdeki süreçte Türk devletinin Kürt düşmanlığı veya ‘beka sorunu’ ile ABD’nin Kürt halkının mücadelesinin uyandırdığı saygı nedeniyle oluşan toplumsal baskı arasında bir ara formül bulma çabasıyla geçeceğini öngörebiliriz. 

Şu ana kadar bu formül bulunamadı.

* HDP’nin ABD Temsilcisi