Postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının Güney Amerika ayağında, ABD’nin “yeni” adımlarının paralelinde cepheleşmede görünür bir tırmanış yaşanıyor. Obama döneminin Trans Pasifik Anlaşması’nın gölgesinde şekillenen “yumuşak” hegemonya arayışının yerine, Trump iktidarı ayrımcı ve şiddete dayalı bir bir politik yönelimi tercih etti.
Bu siyasetin ilk yaptığı işlerden biri Küba ile ilişkileri yeniden germek oldu. Trump, Obama yönetiminin Küba’yla yaptığı anlaşmaların “tamamen tek taraflı” olduğunu ve bu anlaşmalardan geri çekileceklerini geçtiğimiz haftalarda açıkladı. Trump, Küba’yla şimdilik bütün ilişkileri koparmayı hedeflemese de, bunun Obama döneminde atılmış “dialog” adımlarını boşa çıkaracağı, Küba’nın daha fazla Çin ve Rusya ile yakınlaşacağı yorumları yapılıyor.
Trump’ın bu tercihi iç siyasette tepkiler alsa da ABD’nin Güney Amerika’da genel konumlanışı açısından tutarlı. 1945’ler sonrası bölgede ABD merkezli şekillenen baskı-terör politikalarının neredeyse odağında bulunan “baş düşman Küba” tarih sahnesine böylelikle yeniden döndürülmüş olacak. Bu konumlanış üzerinden kıtanın şekillendirilmesine daha kolay bahaneler üretilebilecek. Nitekim geçtiğimiz hafta Meksika-Cancun’da yapılan Amerika Devletler Topluluğu(OAS) zirvesinde ABD’nin sergilediği performans bunu doğrular nitelikte. Burada bir süredir siyasal krizle boğuşan Venezuela’nın Maduro yönetimine karşı darbe niteliğinde bir karar çıkarmaya çalıştı. Tasarı yeterince destek görmedi, şimdilik bir kenara bırakıldı. Bu tabii ABD’nin Venezuela’da Maduro yönetimini düşürmek ve orada kukla bir iktidar oluşturmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez. Burada Maduro yönetiminin iyi ya da kötü olması bir yana, asıl mesele ABD’nin işine geldiğinde dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan insanların kaderiyle ilgili kendini karar merci olarak görmesi.
Bu çarpık aklın tezahürleri Brezilya’da kendini daha fazla görünür kılıyor. Brezilya Devlet Başkanı Michel Temer’le ilgili yeni bir habere göz atıyoruz: “Brezilya’da federal başsavcı, Başkan Temer’i rüşvet kabul etmekle suçladı. Suçlama, Temer’in hapisteki bir siyasetçiye sessiz kalması için para ödenmesini teşvik ettiği ses kaydının ortaya çıkmasından sonra yapıldı.” Bu suçlama ilk değil. Temer’in yakın çevresinin çoğu yolsuzluktan hapiste. Peki Temer’in selefi Dilma Rousseff’in azledilmesi sürecinde başı çeken ABD (Rousseff’i NSA aracılığıyla gizlice dinleme küstahlığı da gösteren) bu yolsuzluk çöküntüsü karşısında ne yapıyor dersiniz, “susuyor”. Elbette her şeyin bir zamanı var, Temer’den daha “sadık” bir isim bulamadılar anlaşılan.
Hem çıban başı Venezuela, Ekvador ve Bolivya varken böyle meselelerle meşgul olmak “Söz konusu Kıta’da hegemonyaysa gerisi teferruat.” gibi laflar kapsamında olsa gerek. Kolombiya’da barışı desteklemek yerine Kolombiya-Venezuela savaşını zorlayan politikalar, Kıta’nın genelinde silahlanmaya dönük teşvik ve Meksika sınırına duvar örülmesi bu çerçevede düşünülebilir.
Güney Amerika’ya ilişkin sıraladıklarım ABD’nin dünyanın başka bölgelerinde de sürdürdüğü kendine göre bir dünya yaratma mücadelesinden ayrı düşünülemez. Militarizmi esasa alan bu yaklaşımın, dünyanın geleceği için bu süreçte belirleyici odak olmaya çalışan Çin, Rusya ve Almanya-Fransa(AB) gibi devletlerin aklıyla da önemli ölçüde örtüştüğü görülüyor. Bu kavganın yeni kısıtlamalar, sınırlar, bayraklar yani yeni körlükler yaratmasından öte bir sonuç doğurmayacağı ise en azından son iki dünya savaşı deneyimiyle sabit.
Küresel ısınmanın sıcağında süren ‘Postmodern Savaş’ siber uzayı da içine alan zamansız ve mekansızlığıyla bütün dünyayı tehdit ediyor. Böyle bir zeminde bir hattın savunulması, bir bayrağın gölgesine sığınılması insanlığın geleceği olamaz.