Türkiye devletinin hegemonik sisteminde Kürt halkı ile savaşın tarih boyunca egemenlik ve muktedirlik bağlamında özel bir yeri vardır. Kürt Siyasi Hareketleri ile girişilen "çatışma" süreçlerinin her biri bu bağlamlarıyla birlikte hem kurucu resmi ideolojiyi (Kemalizm) hem de sistem içinde çatışmaya karar veren iktidar kliğinin onaylanmasını içermektedir. Devlet yeniden organize edilmek istendiğinde veya iktidar kliklerinden biri muktedirliğe soyunduğunda mücadele alanlarındaki karşıt güç hep Kürtler olmuştur. 1924 Anayasasının siyasi aklı, kurucu şiddetini Şex Sait ve arkadaşları ile müzakere etmek yerine çatışmaya havale ederek bulmuş, ulus devlet anlayışının orijininde yer alan merkezi devlet anlayışını yerleştirmek için de 1937/1938’de Dersim özelindeki "özerk" yaşama karşı kurucu şiddeti devreye koymuştur. Nitekim tarih okumasını ve bağlamını bu şekilde kurduğumuz anda, Kürtlere yönelik her bir saldırı konseptini kurucu şiddet, egemenlik tasdiki ve muktedirlik üçgeninde ele alabiliriz. Bu tarih okuması ve bağlam tabi alındığında, AKP dönemi Türkiye’si boyunca yaşanan çatışma konseptlerini ve "Sokağa Çıkma Yasakları" adı altında uygulanan ablukaları değerlendirmek mümkün olabilir. Açıktır ki, bir yandan Kürt siyasi iradesine karşı diz çöktürme planları uygulanırken diğer yandan devletin hegemonik sistemine ortak olan iktidar klikleri arasındaki salınımlar, çelişkiler ve gerilimler de sürekli olarak yükselmektedir.

2007 yılında TSK tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan Zap Saldırısı süreci ile 2009-2012 yılları arasında Gülen Cemaati tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan "Sri Lanka Modeli" sürecinde bahsettiğimiz gerçekliği görmek mümkündür. 2007 yılında devletin hegemonik sisteminde ortaklardan biri olan Ordu içerisindeki Ergenekoncu klik, bu ortaklığı onaylatmak maksatlı bir siyasal arka plan çerçevesinde Zap Operasyonuna kalkışmıştı. Fakat kış aylarında gerçekleşen bu operasyon kendileri açısından fiyasko ile neticelenmiş ve bu klik büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu noktada devletin hegemonik sistemi içerisindeki tarihsel diyalektik işlemeye başlamış ve klikler arasındaki "yenilen tasfiye olur" mantığı işlemeye başlamıştı. Hemen akabinde Ergenekon, Balyoz, Pandora gibi dava süreçleri başlamış ve bu operasyonlar bizatihi hegemonik sistemin diğer ortakları olan AKP ve Gülen Cemaati ortak yapımıyla gerçekleşmişti. Bu operasyondan sonra hegemonik sistemde özgül ağırlığı artan bu yapılar, Oslo sürecini bitirip Kürt Siyasi Hareketi’ne karşı yeni bir operasyonel süreç gerçekleştirmeye karar vermiş, bu kararın yetki ve sorumluluğunu da Gülen Cemaati üstlenmişti. Sri Lanka modeli olarak kamuoyuna takdim edilen entegre operasyonlar neticesinde tüm savaş aygıtları seferber edilmiş ve 2012 yılının ilk aylarında Pirus Zaferi çağrılmaya başlanmıştı. Hâlbuki 2012 yılının bahar ayları ile birlikte direniş daha fazla yükselmiş ve açlık grevi direnişiyle sonbahara varılınca Sri Lanka Modeli de yenilgiye uğramıştı. Devletin hegemonik sisteminde Sri Lanka modeli ile daha büyük ortak olmak isteyen Gülen Cemaati için sonun başlangıcı görülmüştü. Dolayısıyla aynı tarihsel diyalektik tekrar işlemiş ve Kürtlerle savaş devlet sistemindeki özneler arasındaki çelişkileri derinleştirerek yeni siyasal konumlanmaların önünü açmıştı. Yeni konumlanmaların önünü almak isteyen Gülen Cemaati, çözümü bitirmeye yönelik hamleler yapsa da bu hamleler Sn Öcalan’ın öngörüleriyle boşa çıkarılmıştı. 

Çözüm Süreci için sonun görülmesi ile Erdoğan’ın yeni bir rejimde ısrarcı olması paralel şekilde ilerlemiştir. Totaliterleşen Erdoğan’a karşı Sn Öcalan’ın demokratik sabrı Çözüm Süreci’ne kritik dönemlerde ab-ı hayat sunsa da Erdoğan’ın siyasal talebinde beliren kurucu şiddet gereksinimi Kürt illerinde ablukalar ilan edilmesiyle karşılanmaya çalışılmıştır. Demokratik Çözüm iradesine işaret eden 7 Haziran seçim sonuçlarına karşı ‘kravatlı darbe’yi öncülüne alan Erdoğan hem hegemonik sisteme kendini onaylatmak hem de ortaklığını hâkim hale getirip rejim değişikliğine gitmek için Kürtlere 1930’ların güncellenmiş biçimindeki bir savaşı dayatmıştır. Erdoğan için bu ablukaların amaçlarından biri Kürtleri ve coğrafyalarını kolonize etme (Erdoğan: "bu şehitleri… Bu toprakları yeniden vatan yapabilmek için veriyoruz. 11.02.2016), diğeri de Türkleri oto kolonize etmedir (Vatan bölünüyor paranoyasına dayanarak milliyetçi alarmizmin seferber edilmesi). Yine Erdoğan ablukaya alınan Kürt illerinde fetih ve ganimet motivasyonuyla saldırmış (Sur’da TOKİ projesi, kentleri taşıma amacı; bunların ortaya çıkardığı rant, savaşın içerisinde olan devlet güçlerine ‘yüksek maaş’), fethi yapanın ve ganimeti dağıtanın hükümdar olacağı inancına saplanmıştır. Oysa ki, 2007’de Ergenekoncular, 2009-2012 döneminde Gülenciler için işleyen diyalektik Erdoğan için de işlemektedir. Diyalektik ile ilgili çanların kendisi için çaldığının farkında olan ve ablukalara karşı direnişi kıramayan Erdoğan, her geçen gün ablukaların "süratle" neticelendirileceğini söyleyedurmaktadır. Totaliter her siyasi lider gibi en güçlü zamanında olduğunu ima ettikçe, güçsüzlüğü görünen Erdoğan’ın emrindeki güçler, 16 Ağustos 2015 tarihinde Varto’da başlayan ve toplamda 400’e yakın günü bulan ablukalarda askeri anlamda yenik duruma düşmüştür. Geçen yıldan bu yana Rojava’daki tarihi direnişin Erdoğan’a rağmen ilerlediği gerçeği de göz önünde bulundurulduğunda yenilme pozisyonunun katmerleştiği açıkça görülmektedir. Neticede gerek Kuzey Kürdistan’da gerekse de Rojava’da direnişe cevap veremeyen Erdoğan’ın başarısızlığı her geçen gün derinleşmekte, hegemonik sistemdeki çelişkiler Erdoğan aleyhine işlemeye devam etmektedir.

Her bakımdan tarihi olacağı net olarak görülen 2016 Newroz’una yaklaşırken, Erdoğan’ın Kürt Siyasi Hareketi’ni boğma ve totaliterliğini onaylatma çabasına eşlik eden ablukaların bir bumeranga dönüşüp bizzat Erdoğan’ın kendisini vurmaya başladığını ifade etmek kuşkusuz ki zor değildir. Yani ablukadan netice almaya çalışan Erdoğan, ablukaya alınmış durumdadır. Kürt Sorununun çözümünü Dolmabahçe Mutabakatını hiçe sayarak askeri alana sevk eden, askeri başarısızlığının neticesinde siyasi abluka altına alınmıştır.

Silvan’da abluka devam ederken "kent merkezlerinde tanklar ve askerlerin konuşlanmasını uygun görmüyoruz" mesajı veren TSK, ablukalarda özel birliklerle netice alamayan Erdoğan’ın ısrarına bir şart sunarak çatışmaların içerisine girmiştir. Erdoğan ve AKP’ye iletilen şartın "savaşın başlamasına biz karar vermedik. Kentlere girersek, çıkışa da biz karar veririz" şeklinde olduğu siyaset kulislerini takip edenler tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Erdoğan’ın ablukalarda karşı karşıya kaldığı yenilme pozisyonunu gören ve kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu öznesi olarak gören TSK, çatışma alanlarından çekilme iradesini kendi yetkisine alarak Erdoğan’ın siyasi ablukasında konumlanmış durumdadır. Devletin hegemonik sisteminde anti Kürt diyalektiğin işlemesi ve çelişkilerin derinleşmesi ile birlikte ikinci siyasi abluka Arınç şahsında gelişmiştir. Arınç’ın çıkışları ne küskün bir AKP’li ne de vicdanını dinleyen bir iyi insan çıkışıdır. Çünkü Arınç, 15 yıllık AKP pratiğinde suça ortak bir siyasi özne iken küskünlük şansını yitirmiş, aynı zamanda Türkiye’de barış umudunu güçlendirmek için geri çekilmeye başlayan PKK’liler için düşmanca sözler sarf eden iyi bir sistem savunucusu olduğunu kanıtlamıştı.  Dolayısıyla Arınç şahsında daha güçlü bir çıkışın emarelerini görmek mümkündür. Arınç’ın şahsında özelleşen çıkışa karşı Erdoğan’ın "totaliter bir lider güçlü olmasa bile güçlü görünmek zorundadır" kuralını çiğneyerek Gül’den arabuluculuk ve uzlaşma istemesi, kendisinin zafiyetini ve kırılganlığını simgeleyen bir olay olmuştur. Bir totaliter için temel işleyiş, dolaysız iş ve işlemdir. Çünkü bir totaliter asla uzlaşmaz, bir totaliterin anladığı iki yol vardır: ya teslim alma ya da yok etme. Nihayetinde, teslim alamadığı ve yok edemediği bir özne şahsında Erdoğan siyasi ablukanın ikinci halkasına da kendisini daha derin bir şekilde sokmuş bulunmaktadır. Ablukanın iç siyaset boyutunun üçüncü halkası ve belki de en sıvılaşmış halka olarak Saray müdavimleri bulunmaktadır. Erdoğan’ın etrafını saran ve savaşın operasyonel ayağını yürüten bu klik, alanda hakimiyeti ele geçirdiği için her türlü meyli verme potansiyeline de sahip konumdadır. Nitekim bu klik mensuplarının siyasi sorumluluklarının da bulunmadığı göz önünde bulundurulursa ablukanın bu halkasının özgüllüğü ve etki alanı anlaşılabilir.

Kürtlere uyguladığı ablukalardan zafer çıkarıp sıçrama yapmak isteyen Erdoğan, tam da kendi cephesinin içerisinden ablukaya alınmış durumdadır. Erdoğan, 2012 yılının son aylarında başlayan Çözüm Süreci boyunca Sn Öcalan’ın sadece iki çözümlemesini analiz edebilse, bugün ablukaya alınmış siyasi figür yerine, Türkiye’de Kürt Sorununun demokratik çözümü ve demokratikleşmenin sağlanması hususlarında payı olan siyasi bir figür haline dönüşmüş olacaktı. Sn Öcalan’ın ilk çözümlemesi 30.11.2014 tarihinde İmralı Heyeti tarafından basına yansıtılmıştı. Bu çözümlemede ülkenin kritik bir eşikte olduğu ve büyük demokratik çözüm sağlanamaması durumunda "darbe mekaniği"nin sonuç alabileceğini ifade etmişti. İkinci çözümlemesi ise İmralı Notları’nın yer aldığı kısa dönem önce basılan Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa kitabında bulunan bir çözümlemedir: "Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler uçuruma sürüklenirler. Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir. Savaşlardan, çatışmalardan yorgun düşen Ortadoğu halkları artık kökleri üzerinden yeniden doğmak, omuz omuza ayağa kalkmak istiyor." Zamanın ruhuna dair bu çözümleme bir başka İmralı görüşmesinde Sn Öcalan tarafından Mitterand alıntısıyla ifade edilmiştir: "Fransa Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Fransa’nın bütünlüğü için merkeziyetçilik ne kadar gerekli idiyse, şimdi sürdürülmesi de o kadar gereksiz ve sakıncalıdır."

Tarihin yıllardır bizleri izlediği ve bu izlemenin tarihsel dönüşüm sürecine girdiğimiz bu günlerde bize cevap olacağı aşikârdır. Devlet sistemi içerisindeki tarihsel diyalektik Kürtler ve politik mücadelelerinden hem etkilenip hem de onu etkileyen konumunu sürdürürken, elbette ki Kürtlerin kaderi tüm bu mesele içinde sürekli edilgenlik hali değildir. Bilakis 1984’ten bugüne Kürtler, şiddetli ve şiddetsiz biçimde politika yaparak, bugün, tüm dünyanın kabul ettiği bir güç konumuna gelmiştir. Sn Öcalan’ın Çözüm Süreci’nin ilk dönemlerinde yaptığı Habermas atfına tekrar dönersek, görünür olanın hakikatini eline aldığı durumu, Kürtler için günceldir ve gündemdedir. Bir sonraki aşama, bu mücadelenin "Öcalan’a özgürlük Kürdistan’a statü" şiarı ile taçlandırılmasıdır.