Yer yüzündeki ilk ve son Türk devleti, TC’dir. O da 89 yaşında-dır. Ömrü boyunca, yaşanmışlıklar yaşanmamış, olmamış olay, görülmemiş durumlar olmuş, görülmüş gibi gösterilerek gelindi, bu günlere.
Kibarcasıyla bu bir taklacılıktı. Yer yüzünde eşine ender rastlanan… Taklacılığın tarih sahnesine çıkışı, İttihat Terakki adıdır. Kemalizm uzantısıdır. Bugünkü AKP iktidarı da Kemalizmin çıkıntısı…
Bu hayat tarzında “yedi düvelle çarpışa çarpışa kazanılmış zaferler” vardır. Diktatoryal dayatmalar, kanlı sahneler devrimdir. Ermenilerin, Kürtler, Rumların başına gelenlerin gerçek hikayesi yok, ama onlara sevabına sunulmuş, paha biçilmez değerde Türk iyilikleri bile vardır. Hatta, yere düşmüş Ermeni’nin elinden tutup kaldıran Türklerden insanlık numuneleri…
Kürt ölülerin, Türk mezarlığına kabul edilmemesi, Kürdü gören “galeyancı”ların öldürme hamlesi, Kürt mahallelerinin talan ve tahribi yoktur vicdanlı görünme palavralarında, ama anlatılan mebzul miktarda “kardeşlik” hikayesi vardır.
Kürt kimliği, kültürü, isimleriyle Kürdistan hayatının yasaklanmasının bütün dinlere aykırı, insanlık suçu ırkçılık olduğu söylenmez, lakin Kürtlerin insanlık mücadelesi sözkonsu olunca terör, teröristlik, eşkıyalık sözlerine dansettirilir…
Öldürmeler, yangın, yıkım, geride kalan hayatların boynuna yasak geçirme insanlık, öldürülmüş onurun yasını tutmak teröristlik…
Ve AKP kumpanyası, günümüzde Türk-İslam yaftalı yeni icadın yürütücüsü. Yeni icat yasaklarıyla ırkçı. Evrensel çadır olan dinin ırkçı unsur olarak kullanması da yeni icat, yakışır.
AKP ortaya çıktığında, siyaset dükkanında din pazarlanıp, meraklısına sunan mağdur dinciydi. Mağdur çünkü, taraftarlarını cami avlularındaki kuytuluklarda derleyen fikriyatının hocası Necmettin Erbakan, kesintisiz itilip kakılmış, partilerinin tabelaları ikide bir yerde çiğnenmiş, kilitlenerek aşağılanmış, boru paçalı, poturlu, ayağı mesli yandaşları da dayaktan geçmişti. AKP kumpanyasını kuranlar, eski şagirtleri, onun deymiyle ihanet edip, tapulu arazisine (kitle tabanı) kendi tabelalarını asan manevi evlatlarıydı.
Ve onlar, şimdi mağdur rolünde boynu büküklerin haklarını savunuyor, büyük bir inandırıcılıkla demokrasi diyorlardı. Haksızlıklar karşısında topluca söz söyleme, protesto hareketlerinde bulunmanın tabii hak olduğunu savunuyorlardı.
O kadar içten demokrasi diyorlardı ki, yalnız Kürtler değil, bütün dünya inanmıştı. Amerika ve Avrupa, Kemalistlerin yola yığdığı taşları ayıklamış, AKP’ye iktidar kapısı aralamış, bazı Kürtler ona inanmanın kanıtı olarak oylarını vermişlerdi.
Fakat her şeyin günü kurtarma oyunu olduğu, onunda İttihatçılığın (Kemalizm) rayında yürüdüğü ortaya çıktığında, artık çok geçti. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 2006 yılında “aldatıldık” sesi boşlukta erimiş, aynı yılın Newroz’unda savaşı protesto için sokağa çıkan Kürtler, Başbakan Erdoğan’ın “kadın da olsa, çocuk da olsa” tehdidiyle karşılaşmış, ertesi gün aralarında kadın ve çocukların da olduğu 13 ölü can toplanmıştı.
Kürtler, “kandırılıp, dolandırıldık” deyip, öldürülmüş umutlarının yasını tutunca, “Türk vicdanının uyuyan güzelleri” aydınlardan sert tepki göstermiş, “yetmez ama evet” diye diye destek sunmaya devam etmişlerdi. Ta ki Kürtler teslim olmayı reddedince, ne olduğu belirsiz açılımın kapanmasına, Kürdistan sorunu çözümünün yeniden namluya havale edilmesine,  Roboskî katliamına kadar…
Siyaset dükkanı dincilikle süslü Türk Başbakanı, bizlere olmamışlardan bir demeti olmuş gibi sunarak, “Kürt asimilasyonuna son verdik” diyordu. Ama ağzından yere düşen bu sözlerin tükrüğü daha kurumadan, “ana dilden eğitim asla” diye ekliyor, gönlündeki anayasayı çatma görevi verdiği Burhan Kuzu da “Kürtçe eğitim şeytana uymaktır” diyordu.
Dünya değişiyor, devranlar birbirini kovalıyor ama, İttihatçı kandırmacanın taklacılığı baki kalıyor, bu arada Kemalizm’e şal örtülüyor, üstüne Türk ve İslam tabelası asılıyordu.
Kürtler, kendi ülkelerinin yerlisi, topraklarındaki hayatın ve bu hayata anlam kazandıran kültürlerinin yaratıcılarıdır.
İnsanlık vicdanının hangi kıvrımında var, hangi dinin kitabında yazılı kimse bilmiyor, ama kendilerine Türk, dinlerine de İslam diyen, İslam’a bağlılıkları adına komşulara savaş açan, din adına taa Burma’ya, Filipinler’e, Afrika’ya uzanan bunlar, kadim bir halkın dilini yasaklıyorlar.
Türk-İslam diyorlar, bunun adına Türk ve İslam yeni ırkçılığın adı olmalı. Türk-İsam adında yeni ırkçı bir akım icat ve bununla kimlik ediniyorlar. Ama bu İslam’ın, İslam’la ilgisi yok. İslam’da dil yasaklamak yasak, mazlum ve masuma işkence günah, çünkü…
Kürtler uzun ve kanlı bir savaştan sonra, konuşma özgürlüğünü çekip aldılar, Türk-İslamcı ırkçılığın pençelerinden. Çocuklarının eğitim dili olarak kullanması, mahkemelerde ırkçılığa karşı savunma imkanları hala esir…
Kürdistan ulusal mücadelesinin lideri Abdullah Öcalan ise rehin ellerinde. Yaşayıp yaşamadığı, yaşıyorsa hangi hallerde, kimse bilmiyor.
Ve cezaevlerindeki Kürtlerden yüzlercesi, bir kere daha insanlık onurunu arayışıyla açlık grevlerinde. 12 Eylül döneminde de aynısını yapmışlardı.
O zaman can verenler, bugün insanlık vicdanında birer gurur meşalesi, ama işkenceciler lanetli…
 Kürtler, açlık grevinde eriyip, dayanılmaz acılar çekerek yavaş yavaş ölüme gidiyorlar. Bedenlerini ortaya koyarak Türk-İslam rejiminde, insanlığın ışığını arıyorlar.
AKP kumpanyası, kırmızı plakalıları, aydınları, din pazarlayan dincileri, esir alınmış medyasıyla insanlık arayanların sesine sağır, duygularıyla duyarsız…
Bunların insanlık cibiliyetlerini, sicillerini biliyoruz, biz. Ama Kürt yönetimi, göz göre göre eriyen hayatlara müdahale etmelidir. Vakit varken…