Zamanın titrediği ve Paris’in karanlığa uyandığı gün 9 Ocak... Üç kadın, üç devrimci, üç jenerasyonun aramızdan ayrılışının üzerinden tam iki yıl geçti!
Sakine yoldaşım; Kürtler için koca bir orman içerisinde dalları yere eğilmiş, tüm geçenleri doyuracak meyveye sahip yalnız bir zerdali ağacı gibiydin. Her dalın, her çırpınışın, her hışırtın; toprağın, ağacın, suyun ve havanın özü, yaşamın yemişi gibiydin... İki yıldır aramızda olmadığını düşünenlere inat, fidelenen dallarınla geçtiğin her yerde yeni zerdali ağaçları yeşertiyorsun, Rojava, Kobanê, Efrîn, Şengal! Ve geçtiğin ya da senin gölgende soluk almış yolcuların geçtiği her yerde zerdali ağaçları yeniden filizleniyor... yeni şarkılar yazılıyor, yeni türküler besteleniyor ve devrimcilerin sıkça tekrarladığı; bizden önce, bizimle ve bizden sonra yaşam diyenlerin yazdığı tarih seni her anına katarak kendi yolunda yürüyor... Bir ağacın büyürken birbirine karışmış dalları gibi kıvırcık kırmızı saçların sarmalıyor herbirimizi, kara kış günde bile derin bir nefes gibi ısıtıyor bizi...
Hala bıraktığın ve yenildiğimiz yerdeyiz ateş kız Rojbîn... Eteğine çilek doldurmuş bahçedeki akan suyun üzerinde narince atlayan pastel boyalı yanaklarınla küçük bir kız misali, geçtin bu topraklardan. Hala bu kent senin bıraktığın telaşla ilerliyor. Metrolar birbirini kovalarken, telefonlar, fakslar, bilgisayar tuşları aynı ritimle vursada gülüşünle ısıttığın bu kent kahkahalarına hasret! Kentin ritme dönüşmüş seslerine o topuk tıkırtılarını katta gel, arala kapımızı, uzat her zamanki gülüşünle yüzünü; ma belle, Bonjourrrrrrrrrrrrr... sesin karışsın sesimize. Yükümüz ağır, sensiz olmak ağır geliyor bu kentte...
Babanın "sırtımı yasladığım evim ve dağım gibi sevdiğim kızım" dediği Leylo... Tutku ve aşkla başladığın mücadeleni omuzlayanların yüreğindeki heyecanda her daim buluyoruz seni... Paris salonlarında sömürge halkların canını tabancasına mermi olarak koymuş kadehlerini yudumlayan düşmana inat; ülke sevdan, her defasında yeni bir gençte umut olup havalanıyor doğduğun yerlere... Leylomuz, biliyorum senin en büyük mutluğun böyle anlarda saklıydı!
Yenildiğimiz yerde Paris’teyiz şimdi. Ha yenilgimiz mi; sizleri öylece aramızdan alıp gitmeleriydi... Birazdan dost ve yoldaş bildiklerinizle vurulduğunuz yerde olacağız. İki yıldır çiçeklerimizle yol aldığımız kapıda bulacağız kendimizi. Bir kez daha yenildiğimizi hatırlayacağız ve karda kalmış parmak uçlarımızın sıcakla buluştuğu an gibi bir sızı kaplayacak heryanımızı. Bir yanımız hasret, bir yanımız yarım kalanlar ve öfke...
Yürüdük oysa onlarca kez, bağırdık, haykırdık ama öfkemiz hala dinmedi, dinmeyecek de. Çünkü bizim için akşam yüreğinden hançerlenen Paris, sabaha kan ve ışık içerisinde uyandığında, kaybettiklerimiz vardı içinde. Kötü zamanı ayak uçlarımızın zoruyla üzerimizden ittiğimiz, herkesin kendi gürültüsüyle sağırlaşmadığı ve ne rüzgarın ne güneşin ne de yağmurun adalet terazisini titretmediği yerde olduğumuz gün ancak, öfkemizi bir yana bırakıp özlemlerimizle yol alacağız!
Şimdi vurulduğumuz yerdeyiz elimizde çiçeklerle... Hadi şu iki yılı silelim. Açılsın bu ölüm yeşiline boyalı kapı. İçeriden öylece çıksanız ve ısıtsanız yüzümüzü... Kürdistan dağlarının her bir çiçeğinden biriktirdiğiniz ruhunuzla uçun ve yüzümüze bakın, gülümseyin yeniden... gülüşleriniz, acının yerini alıp doldursun sokakları!