Cezaevlerinde devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi 49. gününe girerken, 1988 yılında “Ağustos Genelgesi”ne karşı 40 günlük açlık grevi eylemine katılan Mehmet Emin Göktan, aradan 24 yıl geçmesine rağmen halen o dönemden kalma sağlık sorunlarının devam ettiğini belirtti. Göktan, açlık grevlerinin son bulması ve ölümlerin yaşanmaması için devletin bir an evvel adım atması gerektiğini dile getirdi.
PKK’li ve PAJK’lı tutsakların 12 Eylül’den itibaren Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ve anadil üzerindeki baskıların kaldırılması amacıyla başlattıkları süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi 49. gününe girdi. Açlık grevindeki tutsakların çoğunda ciddi rahatsızlıklar yaşanırken, açlık grevine yeni katılımlar da devam ediyor. Türkiye’nin geçmiş tarihinde birçok kez cezaevindeki işkence ve hak ihlallerine karşı başlatılan açlık grevi eylemlerinde kayıtlara göre 144 kişi yaşamını yitirdi. Uzun süre açlık grevi eyleminde kalan birçok tutsakta da kalıcı rahatsızlıklar yaşandı. 1988 yılında çıkarılan “Ağustos Genelgesi” ile cezaevlerinde başta ‘tek tip elbise’ uygulaması ve aile görüşlerinde Türkçe konuşmak zorunluluğu olmak üzere birçok uygulama hayata geçirilmek istendi. O dönem Diyarbakır zindanında açlık grevine katılan Mehmet Emin Göktan, aradan 23 yıl geçmesine rağmen açlık grevi sonucu ortaya çıkan sağlık problemlerinin halen devam ettiğini dile getirerek, cezaevlerinde devam eden açlık grevindeki tutsaklara destek olunması ve direnişlerinin yükseltmesi gerektiğine dikkat çekti.

Genelgeye karşı açlık grevi!

Genelgeye karşı Diyarbakır zindanında 500 PKK’li tutsağın süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemine başladığını aktaran Göktan, “1988 Aralık ayında açlık grevine başladık. Ocak ayına kadar devam eden açlık grevi 40 gün sürdü. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Topaç, 1 Ağustos Genelgesi çıkarttı. Genelge; ‘Tek tip elbise giyeceksiniz, saçlarınızı kazıyacağız, sizlere dışarıdan yemek gelmeyecek, cezaevi içerisinde kitap bulundurmayacaksınız, radyo olmayacak.’ Genelgenin ardından 1 saat olan görüşler 15 dakikaya düşürüldü. Görüş süresi olan 15 dakikalık zaman diliminde de hiçbir şekilde Kürtçe konuşmayacaksınız. Sadece nasılsınız, iyi misiniz diyeceksiniz? Onu da Türkçe soracaksınız. Onun dışında hiçbir şey konuşmayacaksınız şeklinde uygulamalar hayata geçirilmek istendi” dedi.

‘Taleplerimiz kabul edildi’

Yasaklara ve uygulamalara karşı başlattıkları açlık grevi eyleminin 27’inci gününde bazı tutsakların sağlık durumlarının ciddi boyutlara ulaşmasından kaynaklı eylemi bıraktığını dile getiren Göktan, “Açlık grevine 75 kişi ile devam ettik. Açlık grevindeki arkadaşların hepsi 26. koğuşta toplanıp grevimize orada devam ettik. Günde 3 defa sadece şekerli su içiyorduk. Bize başka bir şey verilmiyordu. Zaten bir süreden sonra sağ tarafımın tamamen uyuştuğunu fark ettim. Artık hissetmiyor, ayağa kalkamıyordum. Açlık grevinde 3 defa mide kanaması geçirdim. Ancak kararlılığımızdan dolayı ne ben ne de arkadaşlar grevi bırakmadı. Açlık grevinin 35’inci gününden itibaren kilo kaybı, ayağa kalkamama ve mide kanaması gibi rahatsızlıklar yaşanmaya başlandı. Grevimizi artık ölüm orucuna dönüştürmüştük. Eylemin 40’ıncı gününde şartlarımız kabul edildi ve grevi sonlandırdık” şeklinde konuştu.

‘Halen sağlık sorunları yaşıyorum’

Göktan, asıl zor olan sürecin açlık grevinin sonlandırılmasıyla birlikte başladığına dikkat çekerek, “40 günlük açlık grevinden çıktıktan sonra hepimiz nerdeyse mide kanaması geçirdik. Günlerce bir şey yiyip içemedik. Sadece haşlanmış patates, yoğurt ve süt yedik. Hepimiz bir deri bir kemik kalmıştık. Aradan 24 yıl geçmesine rağmen hala o dönemden kalma sağlık sorunları yaşamaya devam ediyorum. Bende mide ülseri oldu. Şu an bile ara ara kan kusuyorum. Ciğerlerimi üşüttüm. İyi nefes alamıyorum” dedi.
Göktan, her geçen gün açlık grevinde olan tutsaklarda dönüşü olmayan tahribatlar yaşanacağına dikkat çekerek, “Bu tür sıkıntıların yaşanmaması için hepimiz onlara destek amaçlı açlık grevlerine girip direnişte olmalıyız. Devletin ise daha büyük sorunlar ve ölümlerin yaşanmaması için bir an evvel adım atması gerekiyor” diye kaydetti.

DİHA/MÊRDÎN




İnsanlar ve hayvanlar
“Devlet bizi darağaçlarında asarak değil F tipi mezarlıklarda çürüterek öldürüyor,” diye yazıyor, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde yatan ağırlaştırılmış müebbetlik mahpuslar.
Mahpusların Tekirdağ İnfaz Hakimliği’ne yolladıkları dilekçeyi içimde kamçılanmış buz gibi bir alevle ürperip ayaz vurmuş bir güz yaprağı gibi titreyerek okurken, 1960’larda Güney Vietnam’da Diem diktatörlüğünün Vietkong gerillalarına, 1970’lerde Uruguay askeri diktatörlüğünün Tupamaro gerillalarına hapishanelerde çektirdikleri akla hayale sığmaz eziyetler canlandı gözümün önünde. O hapishanelerde de şimdi Türkiye’de olduğu gibi darağaçları kurulmaz, mahpuslar idam edilmezdi. Hücrelerde eşya yoktu, mahpuslar eşyalarla bile konuşamazlardı. Kör bir sessizliğe mıhlanmış halde çıplak beton üzerinde uyuyorlardı. Bazen serin bir rüzgar dikenli tellerle perdelenmiş pencerelerdeki deliklerden içeriye baygın bir yağmur kokusu getiriyordu, ya da içeriye solgun bir güneş dereciği akıyordu.
Çelik tellerin keskin dikenlerine güneşte rengi uçmuş, rüzgarın didiklediği tozlu bir kuş kanadı ya da örselenmiş bir gazete parçası ilişecek olsa, mahpusların sönük bakışları hasret dolu bir ateşle ışıyor, uyuşmuş kalpleri küllenen nice hayallerin ürperişleriyle alevleniyordu. Bazen bir tutuklunun çöp inceliğindeki kirden kapkara parmakları, kendi buldukları mors alfabesi aracılığı ile duvardan bir haber tıklıyordu yıllardır yüzünü görmediği bitişik hücredeki komşusuna. Bu korkunç şartlarda bazı mahpuslar çıldırarak intihar ediyor, bazıları da çürüyüp kendi kendine ölüyordu. Sağ kalanlar ise ruh ve beden olarak sakatlanıyordu.

F tipi mezarlıklar…

Türkiye’de idam cezası kalktıysa da 12 Eylül’den beri açlık grevleri ile daha da sessizleşen F tipi mezarlıklarda adı konulmamış ölüm cezaları uygulanıyor. Bunun nasıl yapıldığını gelin Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde yatan ağırlaştırılmış müebbetliklerden dinleyelim:
“…Bizimle ilgili yasa diri diri gömme yasasıdır. Cezaevinde yatacağımız sürenin karşısında ÖLÜNCEYE KADAR diye yazmaktadır. Yani, seni asmıyorum ama cezaevinde öldüreceğim… Abdullah Öcalan’ın 40-50 yıl sonra çıkacak korkusu yasaya damgasını vurmuş ve böylece siyasiler infaz dışı bırakılmıştı.
Ziyaretçilerimiz de bizimle birlikte cezalandırılmaktadır. Anne ve babanla birlikte görüşemezsin, iki çocuğun varsa ikisini aynı anda kucaklayamazsın. Bir saatlik ziyaret süren bölüştürülerek ayrı ayrı görüştürülürsün… 
Kapatıldığımız hücrelerde iletişimsiz, üretimsiz, sosyal ilişkisiz, tecrit edilerek tek kişilik bir yaşam sürmekte. Tüm bunlara ilaveten adım atacak yeri olmayan, hareket edilemeyen, havasız, güneşsiz, nemli, daracık bir tabutluk, mezar.  Yattığımız ranzanın kenarında 75 X 75 cm’lik plastik bir masa ve bir sandalye. Masa fazla yer kapladığı için hücrede yürüme zorluğu. Bu masaların daha ufak masalarla değiştirilmesi talebimiz yıllardır kabul edilmiyor… Ölünceye kadar burada yaşayacaksanız hücrede yürümek için sihirbaz olmanız gerekecektir. TV’yi 1-2 metreden seyretmek zorundasınız.

Betonda sürekli küf ürer

Günün 21 ya da 23 saati kapalı hücrelerde boğucu bir havasızlıkla sarılmış haldeyiz. Demir kapı devamlı kilitli, pencerenin önünü sekiz metre yüksekliğinde beton bir duvar kapatıyor. Bir nefeslik temiz havaya hasretiz. İçeride sirkülasyon olmadığı için bir sigara içildiğinde sigara dumanı bir bulut gibi hücrenin ortasında asılı kalıyor. Bunun için çoğu zaman hava havlu ile temizlenmeye çalışılır. Hava almak için pencereye yapışılıp derin nefesler alınır.
Hücrelerimizin zemini ve duvarları beton olduğu için yaz kış sürekli nem vardır. Bütün bunlara bir de tuvaletin nemini ve kokusunu ekleyin. Sayım için hücremize gelen gardiyanlar içerideki havasızlıktan rahatsız olurlar, bazıları iğrenip burun kıvırır, bazıları da farkında olmadan burnunu tutar. Bizler o havasızlığı, o nasıl olduğu bilinmez kokuyu yıllarca soluyarak ömür tüketiyoruz.
Yazın ve kışın beton zeminin tuvalet tarafında sürekli beyaz bir küf ürer. Bu küf metan gazı benzeri bir koku üreten bir mantardır. Kışın tüm bu olumsuzluklar üç beş kat daha ağırlaşır. Nefes almakta zorlandığımız günler daha da çoğalır, tüm o küflü bakterili kokular ciğerlerimize yapışıp kalır. Böylece biz farkında olmadan ciğerlerimiz çürümeye başlar. Yaşamın kaynağı olan güneş, bilimin canlılar için vazgeçilmez dediği güneş bize yasaktır. Mezar tipi hücrelerimiz güneş almayacak şekilde dizayn edilmiştir.

Bir dal yeşillik bile yasaktır

Banyoyu tuvalet taşı üzerinde yapmak zorundayız. Banyo yaparken hücreyi devamlı su basmaktadır. En belalı olanı ise, daracık tuvaletteki lavaboda bulaşık yıkamaktır. El yüz bile yıkanamayan ufak lavaboda bulaşık yıkamak için türlü cambazlıklar yapılmak zorundadır. Bulaşıkların konulacağı bir yer olmadığı için altı yıldır tabaklar yıkanırken mutlaka yere, tuvalet taşına düşer, onlarla yemek yenir. Havasız, nemli, kokulu ortam, tat ve koku alma duygusunu bozuyor. Dar alana bakan gözler bir zaman sonra bozuluyor. Ancak bunlar içinde sağlık açısından en ağır tahribat yapanı sese karşı duyarlılığın artmasıdır. Damlayan su sesinden bile rahatsız olursunuz. Uzun süreli hücre yaşamında kulak çınlamaları, ses patlamaları gibi rahatsızlıklar artmaktadır. Hücrelerde bir dal yeşillik bile yasaktır. Annenizin, çocuğunuzun fotoğrafını başucunuza asmanız yasaktır. Bisküviden pasta yapmak yasaktır. Karton ve mukavva ile el işleri yapmak, boya kalemleri ve daksil yasaktır. Akla hayale gelmeyen yüzlerce yasak…
Tek kişilik hücre yaşamı fotokopi bir yaşamdır. Yüzlerce, binlerce gün birbirinin tekrarıdır. Giderek yaşamın tüm renkleri silinir, yok olur. Yaşam koşullarının sınırlılığı beyin faaliyetlerini de köreltiyor. Kısa süre sonra astım bronşit, buna bağlı kalp hastalıkları, romatizma, eklem ve kas ağrıları, diş dökülmeleri, görme bozuklukları, kulak çınlamaları, dikkat dağınıklığı, unutkanlık, algıda güçlük, hafıza kaybı, uykusuzluk, düşünceyi toparlayamama gibi rahatsızlıklar baş gösteriyor… Hücre, dünya cezaevleri tarihinde geçici bir cezalandırma uygulaması iken, bizim için bir yaşam biçimine dönüştürülmüştür. Ölünceye kadar sosyal yaşamdan koparılmak, tek başına yaşamak zorunda olmak, en sıkı tecrit kıskacına alınmak ve kendi kabuğunda çürüyerek ölüme mahkûm edilmek…”

Kapıdaki yabani arılar...

12 Eylül’den beri açlık grevleri ile daha da sessizleşen F tipi mezarlıklarda ölüme terk edilen mahpusların bazı bölümlerini yukarıya aldığım dilekçesini kör bir zindandaymışım gibi kıvranarak okurken, düşüncelerim beni alıp sık sık birkaç hafta önce Kars’ta evimizin önündeki salkımsöğüt ağacını binler halinde istila eden –halk arasında eşek arısı da denilen- yabani arılara götürdü. Güneşli bir öğle vakti zincirlerini koparan yağmur yüklü alaca bir bulut gibi göğün enginliğinde şuursuzca kaynaşıp vızıltıları ile ortalığı velveleye vererek, gelip salkımsöğüt ağacının tepesine kondular. Öldürücü oldukları için bu davetsiz misafirlerden tedirgin olduk, onları gitmeye zorlamak için ikindi vakti gür bir ateş yakarak ağacı kesif bir dumana boğduk. Fakat hiç istiflerini bozmadılar. Sonraki günler defalarca ağaca ilaç sıktık yine de umurlarında olmadı; daldan dala kanat çırpıp oynaşarak, dans ederek bizimle adeta dalga geçtiler. Günler süren çabalarımızdan sonuç alamayınca, Tarım Müdürlüğü’nden ve arıcılardan telaşla yardım istedik. “Dikkatli olun eve saldırabilirler, yuvalarını bulup dağıtmanız gerekiyor,”dediler.
Bir sabah gün doğarken kalkıp güz sarısının benek benek ışımaya başladığı yeşil bir sessizlikle kucaklanmış salkımsöğüt ağacının altında nöbet tuttum, göğün mavisine boyanan hava serindi, serçeler ve arılar ağacın sivri yapraklı narin dallarını henüz şenlendirmemişti. Güneş kargaların gaklamaları, sığırcıkların ve serçelerin cıvıltıları arasında ortalığı çiçek sarısı soluğu ile okşayıp ısıtırken, arılar birer ikişer gelmeye başladılar. Onların geldikleri yönü bir avcı dikkatliyle gözleyerek kullandıkları hava koridorunu keşfettim, koridor boyunca izlerini sürüp karşı komşumuzun bahçe duvarının içinde kurdukları yuvalarına ulaştım.
Gündüz hava ısınınca yuvalarından çıkıp bizim bahçeye akınlar düzenliyor, akşam olunca da karınlarını doyurmuş olarak esenlikle yuvalarına dönüyorlardı. Şimdi onlar gece içerideyken yuvanın ağzını bir parça alçı ile kapatacak olsam kendilerinden tamamen kurtulmuş olacağız. Bunu yapmayı düşündüysem de gönlüm onları yuvalarında ölüme terk etmeye razı olmadı. Yoksa kendimi hep katil gibi hissedecek, içime işleyecek zehri tüm hayat boyu acı çekerek tatmaya devam edecektim. Şimdilik bize dokunmuyorlar. Kışa doğru çiçekler solunca acıkacaklar, o zaman saldırırlar mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, yaşamımız için tehdit oluştursalar da onlar gece koyun koyuna uyurken yuvalarının ağzını kapatmayacağımdır. Sabah dışarı çıkmak isteyip de çıkamadıklarında kapılacakları dehşeti, çaresizliği ve gömülecekleri karanlık hüznü gözümün önüne getirince kanım donuyor.
Şimdilik günlerimizi onlarla barış içinde geçiriyoruz. Bazen sessiz adımlarla salkımsöğüt ağacına yaklaşıp içimde ürpertilerle onları seyrediyorum. Aile ilişkileri tam bir eşitlik, dayanışma, hak tanırlık ve adalet üzerine kurulmuş. Birlikte yaşamanın paha biçilmezliğinin farkında olarak –bedenlerinde taşıdıkları öldürücü zehre rağmen- iç ilişkilerinde birlik ruhunu zedeleyecek her türlü taşkınlığa, şiddete, haksızlığa ve bencilliğe uzak duruyorlar. Yaşamlarını insanlara nanik yaparcasına sükûnet içinde geçiriyorlar. Kulağımın dibinde mutluluk şarkıları söyleyip tepemde uysalca uçuşup duruyorlar. İsteseler eve topluca saldırıp bizi öldürebilirler, ne mutlu ki buna yeltenmiyorlar. Yabani arılar böyleyken ve böyle ahenkli bir yaşam sürdürürken insanların insanlara yaptıklarına akıl sır ermiyor.


MAHMUT ALINAK

alinakmahmut@hotmail.com