Zor günlerden geçiyoruz. 12 Eylül’ü aratır nitelikte uygulamalarla karşı karşıyayız. Ülkenin hemen her yeri açık cezaevlerine döndü, çoluk, çocuk, büyük küçük demeden, taziye çadırlarından bile insanları toplayıp sorgusuz sualsiz hapishanelere atıyorlar. Yanlış, doğru anlaşılıncaya, yargılama süreci başlayıncaya kadar günler ve aylar geçiyor.
Cezaevi koşulları oldukça kötü. İnsanlarımız, işkencenin her türünden tecavüze varan uygulamalarla karşı karşıya. Uzun tutukluluk dönemleri, yargılamalar, bitmeyen davalar. Cezaevlerinde bulunan, insanım diyen herkesi direnmeye zorluyor. Bugün 58 cezaevinde açlık grevleri var. Ölüme, kana dur demek için. Kürt halkının özgürlük mücadelesini haksız ve hukuksuz uygulamalarla yok etmeye çalışanlara, dillerini, kültürlerini, kimliğini yok sayanlara, iradelerine tecrit uygulayanlara, askeri ve siyasi operasyonlarla imha edenlere karşı direniyorlar. Elleri kolları bağlı ama bilinçleri özgür tutsaklar olarak açlık grevlerindeler. Tıpkı; 7 Mart 1981 tarihinde Diyarbakır Cezaevi'nde bir ilki başlatan yoldaşları Kemal Pir, M.Hayri Durmuş gibi.
Kürtler için o günden bugüne, devletin zalimane tutumunda değişen pek bir şey yok. Yine baskı yine zulüm. Demokratik siyasete karşı girişilen linç politikaları, tehdit, korkutma, itibarsızlaştırma girişimleri olanca hızıyla sürüyor. İçeride binlerce siyasetçi, kadın, çocuk var. Bütün bu olumsuzluklara kendi bedenleriyle dur demeye çalışıyorlar. Dışardakiler, basın, kör, sağır dilsiz. Kimse görmüyor, duymuyor konuşmuyor. Daha yeni yeni, o da iktidarın izin verdiği ölçüde konuşuluyor, yazılıyor. Açlık grevlerindeki mahkumlar geri dönülmez noktaya gelmek üzereler. Geçmişten bugüne öğrenildi ki açlık grevine girmiş bir kişi –biraz da kendi bünyesine göre- 55 günden sonra her an ölebiliyor. Ölmeyenlerdeyse çok ciddi hasar meydana geliyor ve kendini tekrar toparlaması olanaksızlaşıyor. Bu yazı yayınlandığında grevdekiler sona yaklaşmış olacaklar. Ne yazık ki onlardan kamuoyu daha yeni haberdar oluyor, o da dediğim gibi iktidarın izin verdiği ölçüde…
İktidar iki yüzlü siyasetine devam ediyor. İktidara gelmeden önce eleştirdiği kurumları ele geçirerek vesayetini kuran, sonrasında, Oslo görüşmeleri, uzlaşma, cezaevlerini iyileştirme, Öcalan'a ev hapsi, dil yasağının kaldırılması gibi sözler verilerek uyutmaya çalıştı. Döndü; ”terörle, müzakere de ederiz mücadele de" dedi.
Erdoğan, şimdi; Sözde ikinci Osla görüşmesi sinyali veriyor. Türkiye gündeminde yeni yeni yer bulmaya çalışan açlık grevleri konuşulurken. “MİT her zaman her türlü açıklamaları yapabilir. Mesala yarın İmralı'ya gitmek gerekiyorsa müşteşarıma gerekeni yap derim. Yeter ki akan kan dursun, teröre destek veren zihniyet büyük yanılgı içindedir.” Diyerek açıklama yapıyor. Ve hala Kürt sorununun altını terör sorunu olarak çiziyor ve çok yüzlü siyasete devam ediyor.
Ölü sevici bir toplumuz ya. Açlık grevlerini ölümler başlayınca anımsıyoruz, ölümler arttıkça kanıksıyoruz. İktidar ise açlık grevlerinden haberdar olduklarını "izliyoruz, gerekirse müdahale ederiz” diyor. Gerektiğinde müdahale etmişlerdi… "Hayata dönüş operasyonları” ile anımsıyoruz. Sahi anımsıyor muyuz? Sözde hayata döndüreceklerdi. Hunharca öldürdüler, elleri kolları bağlı açlık grevlerinde mecalsiz kalmış insanları.
Analar anımsıyor, her saniyesini dün gibi. Ve anaların yürekleri ağızlarında, gözleri dikenli tellerde takılı kaldı. Ama öyle geçmişte olduğu gibi acılı sessizlik içinde değiller. Analar sokaklarda, seslerini dünyaya duyurmaya, evlatlarını korumaya çalışıyorlar. Peki diğerleri, vicdanlı olduklarını sananlar ne yapıyorlar
Açlık grevlerinde ölüm kapıya dayandı