Hala yapmam gerekenleri yapamıyorum, kütüphaneden aldığım romanı okuyorum. Masam, yatağım, eşyalarım darmadağınık. İliştiğim yerde tutunamamışım, ama elimden de bırakamıyorum. Sporumu yapmadım. Hoparlörden sıcak suların gecikeceği anonsu yapıldı. Bana uyar! Zümrüt'ün de Ufuk'un da yerine koyamadım kendimi. Fakat yine de kendi hikayemin gözümden kaçan kısımlarını yeni tanıştığım bir dostumdan dinler gibi okuyorum. Ve şaşırıyorum. Bu küçük ve ölümle oynayan grup, ümitleriyle, inançlarıyla bu dünyayı bilinçdışı olarak görünüyor ilk defa. Bu dünyayı her gece rüyasında bizden bir parça gibi görüp gerçeküstü görüntüler gibi hatırlıyor. Uyanır uyanmaz da unutuyor. Evet. Böyle.

Acıtan bir his sardı göğsümü. Görevliler (böyle denmesini tercih ediyorlar) kapıları açıyor. Şiddetli metal sesleri, dönen kilit, sert topuk sesleri ta hücrelerimin içinde (yavaş yavaş çoğalmaya başladım demek ki.) fena halde acıtıyor canımı, etimde ve ruhumda metal oyuklar açılıp birbirine çarpıyor. Boğuluyorum ve korkuyorum; ilişir gibi olduğum yerden kalkıp balkona kaçtım. Odaya döndüm. Çapraz volta atıyorum. Yıldızlar için bile sabit duramadım. Durduğum yerde kaçamamaktan korkuyorum. Çıldırmak böyle başlıyor olabilir mi? Hiç de banal değil! Feci bir kuşku duygusu yakalıyor. Bu duygunun da bir kokusu var. Biraz üzerinde dursam, hatta tarif bile edebilirim. Fakat belleğim ve gözlerimin önü bomboş.
Genç görevli koşarak merdivenleri çıkıyor. Koridorda aynı enerji yankılanıyor, kapımın onlar için yapılmış penceresinde duruyor. Yatağım tam karşısında. Oturmuşum. Bakmamı beklediğini hissediyorum. Bakışlarımı elimdeki kitaptan kaldırıp ona bakmamı ve gülümseyerek "iyi akşamlar" dememi beklediğini düşünüyorum. Bunların hepsi, tümüyle benim kurgum. Dışarıdan geldin, neşelisin. Sana bakıp gülümsememi ve keyfini iş saatlerinin içinde de onaylamamı istiyorsun. Ama ben şimdi seni affetmiyorum. Bütün dünyayı affetmiyorum. Ve uzadıkça uzayan o bir iki saniyede inatla okumadığım kitaba baktım. Rüzgar dönerek odama girdi, dağıldı, yok oldu.
Derin bir nefes aldım. Banyoya girdim. Banyo titizliklerimden eser kalmamış, uzun zamandır duş alır gibi banyo yapıp çıkıyorum. Duşun altında durdum. Suyla beraber düşüncelerim de akıyor. Hiçbir yerde bu haldeki kadar berrak görünmüyor zihnim. Ta çocukluğuma gitti. Fakat belleğim değil tümüyle aklım işliyor. Görüntüsüz, anısız, soyut ve bütünlüklü anlamlar sözcüklerden elbise biçebileceğim bir yakınlıkta duruyorlar. Ne gibi? Taze demlenmiş çay buharı gibi mi? Nırç! Belirsizlik gibi. Yani görünmese de bir alan kaplıyor, nefes alıyor ve tam önümde duruyor. Duşun altında. Ona baktım. Beni içine aldı. Ağırlığını hissettim: Saydam bir katılık! Kollarım, ayaklarım okyanusun altında yürür gibi hareket ediyor. Yürüdüm. Biraz daha ve sonunda bu katımsı organizmanın içinden çıktım. Dünya, neredesin şimdi? Ben, senin nerendeyim? Var mıyım? Yoksa tam bu anda mı daha hakikiyim.
Havlulara sarındım. Gözlerimi yumdum, etrafıma bakıyorum.
Neler yapmalıyım şimdi?
Koridora açılan kapı toba. Banyo kapısı teba. Balkon kapısı mavi (size bir oda, bir banyo ve bir balkon veriyoruz demişlerdi), çivit mavisi galiba. Elbise dolabı gri. Hepsi de demir. Duvarlar! Bu rengin ismi ne bilmiyorum. Dünya haritam yerinde değil. Yapıştırıcı, kağıt kesici yasak. Şampuan kutularındaki etiketlerden jiletle parçalar kesip soyarak yapıştırdım. Aramada tek tek söküyorum. Bir keresinde görevliler henüz odama girmeden söküp kaldırmıştım onu. Genç bir kadın, müdürüyle neşeli neşeli birşeyler konuşarak gelmiş, sayımlarda gördüğü haritanın boşluğuna bakarak "kaldırdın mı?" demişti. Hüsran duymasına şaşırmıştım. "Kaldırmasa mıydım?"  Sonra birçok bakış altında çekmeceden çıkarılmış, yatağıma yayılmıştı. Amerika, Asya, Avrupa varlıklarını bağırıyorlardı. Türkiye kaybolmuştu. Doğru kıtaya gitti, Tanzanya'yı buldu ve zaferle başını kaldırıp müdireye gösterdi. Sohbetleri uzayıp gidiyordu. Dışarıda bir kafeterya önünden geçerken sohbete dalıp yeniden hareket eden bir grup kadının mizanseni gibiydiler beni yerleştirdikleri odanın içinde. Ben de kadınım tabii. Değil mi? Kadın olmak ne demek? Yani nasıl? Birkaç kez aşık olmuştum. Bir mühendisle evlenmiştim. Son tekmeden önce neredeyse anne olacaktım. Ketçaptan tiksinmiyordum henüz. Çok uzun yıllar önceydi tabii. O kırmızı şey göz çukurlarına dolan, yanaklara, saçlara, çizgilere akan dolma kalemleri seviyordum.
Ardından, bir sonra ki aramada duvardaki haritayı sökmemeye karar vermiştim. Dünyamı odamda istediğim gibi açık açık tutabilirdim. Onu sebzelik çekmecelerine saklayıp dolaşmak istediğimde yine çekmeceden çıkarıp yatağıma yaymama gerek kalmadan. Odamdaki dünyama dokunmalarının saçmalığını anlamış olabilirken. Böyledir. Bu değişim çok belliydi ama değil mi? Giderlerken öteki duvara yapıştırdığım sonbahar yapraklarına bakmış, birlikte dönmüş sonra çıkıp gitmişlerdi. 8 yapraklı galaksim neşeli neşeli dönüyordu. Nedense odam ve ben genişlemiştik. İçimde hareketlenmiş bir takım duygularla beraber kahkahalar atıyorduk. Aynayla bakıştık. “Hayat çok güzel ama değil mi?“ demişti birimiz. Oldukça kalabalıktık. Yanımdaki odada kalan arkadaşımın tel bilezikleri birbirine çarpıyordu. Çocukluk hayalini gerçekleştirmekten ceza almıştı. Ve şimdi aynı işi kızı yapıyor, annesine rengarenk pelüşler, fularlar ve kokulu mektup kağıtları gönderiyordu. Keyfimi Meryem'le tokuşturmak için seslenmiş ve onun arsız hikayelerini dinlemiştim. Böyle. Evet...
Size buradaki hayata dair başka şeylerden de söz edebilirim tabii. Vahşi habitatın birazını buradan dinleyebiliyorum mesela. Sonbaharları pencereme serçeler konuyor. Ekmek kırıntılarını yerlerken başlarını kaldırıyor, penceredeki yansımalarıyla şakalaşıyorlar. Ben yastıktan başımı kaldırıp üstüme alınıyorum. Yahut gerisini saksağanın tekinin yediğini sandığım güvercin kanatlarından söz edebilirim. Bir keresinde yalnızca başını koparıp, alıp gitmişlerdi etoburlar. Tabiat takvimi sabahlarından sonra uygarlık takviminin sabahları sert topuk ve metal sesleriyle başlar ve böyle yuvarlanıp gider hayat.
Bu sabah mikrofonik kara bir çeşit çivitler gibi yerlere çakılırken son kez baktım. Avustralya taraflarında Tasmanya'yla karşılaştık. Muzipçe göz kırptık. "Tüylerin mi dökülüyor senin?" dedim. Nereden odaya girmişlerdi. Yüzlerinde çekilmiş kılıç gibi çizgileri vardı. Titredim. "Durun, ben sökerim" dedim, parmaklarım tüyden daha hafifti. Daha fazla incinmesinden korkuyordum. Lacivert matların ve sarı topuzların gölgeleri dolaşıyordu üzerinde. Sonra koridor yeniden zonkladı ve boşaldı.
Her şey birbirine girmişti. Ben. Yazlıklarım. Kışlıklarım. Yatak. Masa. Sandalye. Kitaplar. Kalemler. Sonbahar yaprakları. Bir kamyonetin kasasına üst üste atılmış ve birbirine dolanmış pastel renkler gibiydik. Afrika kıtası yere düşmüştü. Tozlar ve kurumuş çamurların altında rengarenk parlıyordu yine de. Bir yerlerinde delik açılmıştı. Diğer parçaların akıbeti belli değildi. Kolumu kaldırdım. Başımı çevirdim ve hareket etmeyi sürdürdüm. Damarlarımdaki hareket duyuluyordu. Gözlerim açılıp kapanıyordu. Tek hücreli ilk canlıydım. Bir terliksi. Sandalyenin üzerindekileri boşalttım. Başka şeyler görmem gerekiyordu. Gözlerimi kapattım. Gitarı gözlerim kapalı buldum. Renklerin bir köşesine iliştim. Bu saatte çalmama kimse bir şey demezdi. Henüz duyabilecek halde değillerdi belki. Meryem'den de ses çıkmıyordu. Bir an, süpürge yerine satılan oto yıkama fırçasını ve faraşı getirmeyi düşündüm. Oraya buraya ve dünyama çarpıp dökülen nefretleri süpürüp  temizleyebilirdim belki...
            
Sincan Cezaevi'nden...


(Öykü, "Her Kadının Bir Hikayesi Var" kitabından alınmıştır. )