Belki başlığı gören Kürdistan ve Türkiye’de süren savaştan bahsettiğimi sanır. Zira bu söz, bir türlü kabul edilmeyen bu savaş için kullanılır.
Bu kez öyle değil. Ancak adı konulmayan başka korkunç bir savaş var ki, anlatmakla bitiremezsin kirliliğini. -Tüm savaşlar çirkindir ya!- Bir savaş olduğuna dair tüm kanıtlar mevcut. Ölenler çok, esirleri de var; işkencesi de, tutukluluğu da kanı da, şiddetin alası da.... Velhasıl bir savaşta olan tüm iğrençlikler bu savaşta da var. Kadınlara karşı yürütülen ama adı bir türlü konulmayan bir savaş bu.
Her yıl yapılan istatistik toplamlarında bunun Kürdistan’da yürütülen savaşa denk olduğunu da kolaylıkla görebiliriz. Sadece Türkiye ve Kürdistan açısından ele alacağım. Dünyada, diğer haklarda farklı olduğundan değil. İçinde bulunduğumuz topluma öncelikle ayna tutmak gerektiği için söylüyorum. 2010 ya da bu yılda kaç kadının öldürüldüğü, zorla evlendirildiği, tecavüze uğradığı, aile içi enseste maruz kaldığı vb. istatistiki rakamları vermeyeceğim. Bunlar her zaman verilmekte. Her ne kadar bu istatistiklerin de tümüyle gerçeği yansıtmadığı ortada olsa da.

‘Seven katiller’
Öyle büyük bir savaştır ki bu, ‘fuhuş, kadın ve çocuk ticareti’ olaylarının arkasında, devletler, Birleşmiş Milletler (Bosna olayında olduğu gibi), uluslararası tekeller, şirketler ve daha bir sürü ‘güç’ vardır. Hemen tüm bu güçleri yargılayamayacağımıza göre, her ülkede, kentte, yerelde verilecek mücadele daha da önem kazanıyor.
Bu savaşta, karşında açık bir ‘düşman’ yoktur. Karşı cephede açık bir ‘düşman’ olgusunun olması, mücadeleyi daha da kolaylaştırır. Ne ile mücadele edeceğini bilirsin. Bu savaşın daha karmaşık bir çehresi vardır. Zira failler baba, kardeş, eş, sevgili gibi yakınlardır, aile bireyleridir, ‘seven’lerdir. Aynı evi, ömrü paylaştığın insanlardır. Bu durum, savaşın adının konulmasını, mücadelenin yürütülmesini de zorlaştırır.
Bunları söylediğimizde, silah alıp aile bireylerine karşı savaşmaktan bahsetmiyorum. -İşine gelmediğinde kadınların sözlerini kolayca çarpıtan zihniyetlerin çokluğundan dolayı, her sözümüze açıklama getirme psikolojisine giriyoruz.- Demek istediğim gericiliğe, cehalete, küflenmiş zihniyetlere karşı mücadele en zorudur.
Bosna’da genç kadınları, ‘seks cehennemine’ sürükleyen, ‘alınır-satılın mal’ haline getirenler de, yakınlarıydı. Kürdistan’da 13-15 yaşındaki kız çocukları, İç Anadolu kentlerindeki yaşı büyük erkeklerle evlendirenler de yakınları.

‘Devrimci erkeklerin  sorumluluğu’
Geçmişte sosyalist özgürlük mücadelelerinde denilen „zaten devrim olursa kadın da özgürleşir, farklı eyleme gerek yok“ anlayışına da sığınamayız. Bu sözün ardından neler geldiğini, deneyimlerden de gördük. İleri bir gelecekte değil, şu an yürütülen özgürlük mücadelesi içinde daha çok bu konuda mücadele yürütmemiz şart.
Kürt mücadelesi başladığında kadın özgürlüğü için de mücadeleyi esas aldı. Yukarıdaki söze sığınarak, kadının özgürlük mücadelesini devrim sonrasına bırakmadı, bu sahiden devrimci bir yaklaşımdı. Ancak gelinen noktada dönüp bir geriye bakmanın ve durduğumuz noktayı iyi görmenin gereği var. Bu konuda Kürtler olarak aldığımız olumlu mesafeyi anlatmayacağım. Kürt kadınının ne kadar mesafe aldığını, siyasette, sosyal yaşamda ne kadar etkin hale geldiğini vb. konulardan bahsetmeyeceğim. Zira devrimci gelenekte yaptığın güzelliklerle övünüp durmazsın. Hangi alanda yetersiz kaldın, neyi yapamadın onun özeleştirisini verirsin.
Topallayan bilinç
Ancak gelinen yerde, bu mücadelenin bazı noktalarda tek ayaklı kaldığını düşünüyorum. Burada dönüştürülmesi, eğitilmesi, bilinçlendirilmesi gereken sadece kadınlar değildir. Öncelikle erkeklerin eğitilmesi gerekiyor. Tek taraflı dönüşüm, bilinçlenme ciddi sorunlar da ortaya çıkarmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmaları görerek, yetersizliğini de belirtmek gerek.
Hala 50-60’larında erkeklerin, küçük kızlarla evlenmelerini doğal karşılayanlar varsa, hem özgürlük için mücadele ettiğini söyleyip hem de evde eşine şiddet uygulayan varsa, üstelik şiddet uygulayana tavır almayanlar varsa bu büyük ve ciddi bir sorundur.
Bu savaşın tek müdahili kadınlar olamaz. Zaten böyle olduğu için özgürlük mücadelesi yürüttüğünü söyleyen erkek, pek de kendini sorumlu görmeyebiliyor. Kürdistan’da ise, savaş içinde savaş var. Kürt halkına karşı yürütülen savaşın daha da katmerleştirdiği bir savaş bu.
Özgürlük mücadelesi veren erkekler, kendini bu konuda ne kadar dönüştürebildi; ne kadar kendi cinsine dönük eğitici bir çabanın içinde bulundu? Bunu söylerken, hepsini bir ateşte yakmıyorum, ancak doğal olarak parçanın eksikliği bütünü etkiler.
Adı konulmayan bu savaşta, her öldürülen, tecavüze uğrayan, işkence gören, şiddete maruz kalan kadının sorumluluğu salt bu alanda mücadele eden kadınlara ait değildir. Bundan da çok devrimci mücadele yürüten erkeklerdedir, en büyük sorumluluğu hissetmesi gereken onlardır. 15 yaşında bir çocuğu ikinci eş olarak getiren (daha doğrusu para vererek satın alan), eşine şiddet uygulayan erkeğe tavır alması gereken de öncelikle onlardır.

Siz de örgütlenin!
Halbuki Kürt Halk Önderi Öcalan’ın da, kadın örgütlenmesi YAJK kurulduğunda, bir erkek örgütlenmesi kurulması konusunda sözleri mevcuttur. Neden şimdiye kadar, tüm geriliklere, egemen zihniyete karşı böyle özgürlükçü bir örgütlenme oluşturulamadı? Oysa bu ‘devrimciyim’ diyen Kürt erkeklerin sorumluluğuydu.

Örneğin Türkiye’de -henüz dar bir örgütlenme olsa da- kurulan Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi var. Kürt erkeklerin kuracağı ve geliştireceği böylesi bir örgütlenme, daha çok mesafe aldırabilir bu mücadelede. Aksi taktirde salt kadına ait bir sorumlulukmuş gibi ele alınmaya devam edilirse, eksik kalacağı açıktır; her gün kadın ölümlerinin de artacağı kesindir.


DENİZ BİLGİN