İstanbul'da toplanan, insani sorunları maskeleme amacı güttüğü ve bir anlamda danışıklı dövüş olacağı şeklinde haklı olarak eleştirilen Dünya İnsani Zirvesi’nde Tayyip Erdoğan tarafından temsil edilen Türkiye, katılan 48 ülkenin imzaladığı sonuç bildirgesini imzalamadı. Çatışma bölgelerinde insani hukukun uygulanması, sivillere, hastane ve kültürel değerlere zarar verilmemesi, BM ve bağımsız insani kuruluşlara bölgede inceleme ve yardım olanağı sağlanması çağrılarına dahi tahammül gösterilmedi.
Malumunuz, Dünya İnsani Zirvesi epey yaygara edildi. Zirvenin adı insani olunca insanlık kurtarılacak sanki. Hele mekan Türkiye-İstanbul olunca sanki savaş duracak, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, çocuk istismarları, mülteci dramları bitecek dersiniz. Oysa, hiç bir insani beklentiyi karşılamayacağı net, en fazlası kimi evrensel değerlerin, uluslararası insani hukukun hatırlatılacağı, hiç bir yaptırım gücü olmayacak kararlarla biteceği malumdu zirvenin. Nihayetinde en büyük silah tüccarı, savaş kışkırtıcısı devletler başı çekiyordu. Bu devletlerin insanları kandırabilmek, oyalayabilmek, sistemin açıklarını kapatabilmek için kurup finanse ettikleri insani yardım örgütlerine yıllık 155 milyar dolar fon ayırdıkları biliniyordu ve kendi ayaklarına kurşun sıkmayacaklarına kuşku yoktu.
Buna rağmen, insani değerlerin lafına dahi tahammül edemedi Tayyip. O derece insanlığı hiçe saymakta kararlı, o derece katliamlarına, savaşa, faşizme kilitlenmiş. Önceki yıllarda hatırlarsınız; Erdal Eren için, Deniz Gezmiş için yalancıktan gözyaşı bile dökmüşlerdi. Dersim Katliamı için yalancıktan üzülmüşlerdi. Bir daha gördük ki bugün o gün değil artık. Artık yalancıktan da olsa insan olmak zul geliyor Tayyip Erdoğan'a da, iktidar temsilcilerine de. Artık her şey daha net. Ak ak, kara kara.
Hal böyleyken, Binali Yıldırım'dan, başbakanlık bahşedilince eli ayağı birbirine dolanıp heyecandan sesi kısılınca da sahibine gereğince yalakalık bile edemeyen birinden özgürlükçü anayasa yapmasını bekleyenler var, düşünebiliyor musunuz? Kim ediyor bu lafları diye bakın, kimden ne bekleyeceğini, ne isteyeceğini bilecek kadar kafaları çalışan adamlar göreceksiniz. Moda deyimle algı yönetimi konusunda AKP hizmetlileri zatlar. Binali Yıldırım sanki yeni bir yol tutabilirmiş de, kendisine sunulan rol dışına çıkabilirmiş de imajı yaratarak toplumda beklenti yaratacaklar akıllarınca. Karşı çıkmanın faturası ağırsa algılarını kendi egolarına kilitleyip bekleye bekleye, arada tırtıklayıp değirmenini döndürmeyi kar sayarak ömür tüketen bir toplumun üyeleriyiz ne de olsa ve onlar bunu gayet iyi biliyorlar çünkü.
Binali Yıldırım ki başbakanlığı devir alır almaz, yaptığı ilk konuşmasında ülkenin sorunlarından önce Tayyip Erdoğan'a biatını açıklamış, yolun yolumdur diyerek bağlılığını ilan etmiş biri, bir temsili başbakan. Yolundan gittiği Tayyip, anayasa ve yasalar dahil hiç bir kanun kural teamül tanımıyorum diye ortalarda dolaşan bir diktatör özentisi. Başkanlık yolunda engel olarak gördüğü özgürlükleri, demokrasiyi, insan haklarını daha iktidarının ilk yıllarından bu yana budaya budaya kuşa döndürmüş bir hırs abidesi.
Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında da hedefte ilk HDP üzerinden Kürtlerin sivil siyaset olanaklarının ortadan kaldırılması var. Ama bununla sınırlı değil, çatışmanın savaşın derinleşmesi, baskının, sömürünün, istismarın daha da azgınlaşması, bay Başkanı koruyacak faşizme yol verilmesi de var hedefte.
Türkiye'de zor ve engellenmesi neredeyse imkansız bir sürece girilmiş görünüyor. Ezberlerimiz, bir toplumsal karşı koyuşun zorunluluğuna işaret ediyor. Ancak Kürtler haricinde -ki Kürtler zaten karşı koyuyorlar- etkili, etkin bir toplumsal itiraz görünmüyor ufukta. Tayyip'in zamanı dar ve menzil belli ki çok kısa. Bu da ezberlerimizi aşan bir yol arayışını dayatıyor acilen.