İki gün önce Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi tarafından düzenlenen bir forumda, bir yılı aşkın süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Mehmet Özcan konuşmasında; gözaltına alındığında, (not defterinde bulunan bir nottan mı ya da her ne hikmetse) polisin kendisine „Adorno’la örgütsel ilişkin nedir?“ diye sorduğunu söyledi. Yani Türkiye yakın tarihinde hiç eksik olmayan bu trajikomik dağarcığa Adorno da eklendi.
Ben de bu vesileyle hazır konu olmuşken, bu hafta ‘terörist’ Adarno’yu yazarak, suçu ve suçluyu öveyim istedim.
Bu bizim Mehmet’in ‘örgütsel ilişki’ye girdiği „Terörist” Theodor W. Adorno; 1903-1969 yılları arasında yaşamış, toplumbilim, ruhbilim ve müzik- bilim alanlarında da çalışmış, „eleştirel kuram“ının felsefi mimarlarından olan Yahudi düşünür.
20. yüzyıl felsefesinin gelişiminde kilit rol oynamış isimlerin en etkili olanlarındandır. Genel olarak düşünce tarihinin temel kavramlarında değişiklikler meydana gelmesine büyük katkı sağlamıştır. Ayrıca Frankfurt Okulu’nun kurucularından biri olarak „Batı Marksizmi“nin özgün bir yöneliminin şekillenmesinde etkili olmuştur.
***
Adorno, Frankfurt’ta müzik ve felsefe eğitimi gördü. Sonraki düşüncelerinin oluşumunda György Lukacs, Walter Benjamin gibi düşünürlerin etkisi olduğu söylenir. Naziler iktidara gelince ABD’ye göç etmek zorunda kaldı. Çalışmalarını orada sürdürdü Adorno ve Frankfurt Okulu’nun, çağdaş düşünceye yaptıkları en önemli katkı akıl eleştirisidir. Özellikle „Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitabında yoğun bir aydınlanma ve modernlik eleştirisi vardır. Ona göre insanlığa karşı işlenmiş bütün suçlar, denetlenmemiş, başıboş bırakılmış bu „modern akıl” yoluyla işlenmiştir.
Karşı eleştirmenler modern dönemde aklı bu kadar negatif bir vurguyla anan çok az metin olduğunu belirtiyor ve bunda Hitler dönemindeki Nazi katliamlarının büyük etkisi olduğunu  vurguluyorlar.
Adorno’ya göre, başkalarının egemenliğindeki insanlar fala, astrolojiye yönelir; çünkü geleceğini bilmez durumdadırlar. Bunun sebebi de insanın kendi hayatının öznesi olmamasıdır. Yani Kültür Endüstrisinin en önemli işlevi sahte bir keyifle insanları dünyayla barışık tutmak ve bu dünyayı olumlamalarını sağlamak.
Ona göre bu dünyanın sanat tarafından da dile getirilmesi gereken bir hakikati var. Dünya kötülüklerle dolu bir yer ve sanat da bu hakikati söylemeli. Ama sanat bunu söylerken politik propagandaya dönüşmeden söylemeli.
***
Ahlak Felsefesinin Sorunları, Sahicilik Jargonu, Sosyolojik Açılımlar, Otoriteryan Kişilik Üstüne, Kültür Endüstrisi... gibi kitapları arasında başyapıt olarak sürgünde yazdığı ve kişisel düşüncelerini ortaya koyduğu „Minima Moralia” adlı kitabı gösterilir. (Metis Yayınları- Çeviri: Orhan Koçak-Ahmet Doğukan) Felsefe, günlük yaşam, siyaset ve işçi hareketi, edebiyat ve müzik, psikoloji, faşizm, ırkçılık ve savaş gibi  ilgilendiği bütün alanları bu kitapta bir araya getirmiştir.
Adorno’nun Minima Moralia’sında tek bir konuda değil, adeta hayatı tümden ilgilendiren her konu ters yüz edilmiş, belli koşullarda düşünmeye, konuşmaya, giyinmeye, okumaya, alışveriş etmeye ve dinlemeye şartlandırılmış kitlelerin dikkati mevcut düşünme yollarının dışında alternatif „doğruların” varlığına çekilmeye çalışılmıştır. Her şeyden öte Minima Moralia sıralı bir okumayı gerektirmeyen istendiği yerden başlanıp okunabilecek, okuyucunun kendinden bir şeyler katabileceği, eleştirel bakışa da vurgu yapan bu eserde Adorno, entelektüellere „Sizi başka birinin temsil etmesine izin vermeyin“ tavsiyesinde bulunur.
Yazının girizgahına dönersek benim de gençlere tavsiyem; Adorno’yla ‘örgütsel ilişki’ye geçip kitaplarını okumakla suç işlemeleridir.