
FEHMİ KATAR/BERLİN
Almanya’da 24 Eylül’de yapılan seçimlerde İslam, mülteci ve yabancı karşıtı Almanya için Alternatif (AfD), İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Almanya Parlamentosu’na girmeyi başaran ilk aşırı sağcı parti oldu. Aşırı sağcı ve popülist parti AfD yüzde 13.3 oyla federal parlamentoya 87 milletvekili sokmayı başardı.
Göçmenler, ırkçılık gibi konularda uzman olan Berlin Alice Salomon Yüksek Okulu öğretim görevlisi Prof. Dr. Iman Attia, AfD’nin yükselişinin nedenlerini masaya yatırdık. Irkçılığın sadece AfD ile sınırlı olmadığının altını çizen Attia, “‘AfD’nin seçmenleri diğer partilerin seçmenlerine göre daha az partili’ diyen analizler var ama bana göre AfD gibi düşünen, onların söyledikleri şeyleri kendi aile buluşmalarında, arkadaş ortamında vs. dillendiren bir çok kesim var” diyor. Soğuk savaşın bitmesi ardından İslam’a “yeni düşman” vasfının yüklendiğine vurgu yapan Prof. Dr. Attia, “bu yeni düşmanın izlerine her yerde rastlamak mümkün” diyor. Mülteci hareketliliğiyle yoğunlaşan “sınır” tartışmalarına da dikkat çeken Attia, sol çevreleri de “sınırlar kalksın” talebini cesaretlice dile getiremediği için eleştiriyor.
Akademisyen Prof. Dr. Iman Attia’nın sorularımıza yanıtları şöyle:
Almanya’da 24 Eylül’de yapılan genel seçimlerde AfD’nin üçüncü parti çıkması sizin için sürpriz oldu mu?
Seçimin sonuna kadar, daha da güçlenmesinler, bazı bölgelerde en güçlü parti çıkmasınlar diye umut ettim ama bir yandan da bu kadar yüksek oy almaları beni şaşırtmadı. Sağ partilerin durumunu etraflıca değerlendirdiğimizde 90’ların başında da cumhuriyetçilerin yükselişine tanıklık ederiz. O dönemlerde de mülteci haklarının kısıtlandığı, mülteci kamplarının yakıldığı zincirleme olaylar yaşandı. Böyle bakınca aşırı sağcıların yükselişinin yeni bir şey olmadığını belirtebiliriz. Yeni olan şey, AfD’nin nerdeyse yoktan var olmuş olmasıdır. AfD’nin yanı sıra Pro-Deutsch, Pegida gibi aşırı sağcı hareketler var. Dolayısıyla bana göre sağcılarla sorun yaşanılmayan bir dönem hiç olmadı. Ancak daha önce sağcılar ya çok bölük pörçüktü ya sadece belli bazı bölgelerde güçlüydü ya da Führer’lik üzerine sürdürdükleri iç çatışmalardan dolayı kendi içlerinde parçalıydılar. Ama bugün AfD’yle ortaya çıkan sonuç yıllar içinde oluştu.
Aşırı sağcıların özellikle de AfD’nin yükselişinin altında ne yatıyor? Bunu nasıl sağladılar?
İlkin yerellerde camilere karşı ProNRW, ProDeutschland, Pro bilmem ne gibi hareketlerle başladılar. İnsanları agresif ve oldukça duygusal bir atmosferde sokağa çıkarmaya çalıştılar. Bunu oluşturdukları yeni söylem ile başardılar. Mesela Pegida örgütlendiği bölgenin sorunlarını güçlü olarak sokakta dillendirirken, “İslam”, “yabancılar” ve “mülteciler” konularını da her zaman ana gündem haline getirdiler. AfD de bunu yapıyor. Çok güçlü bir anti-Avrupa söylemi olan AfD’nin birçok pozisyonu itibarıyla FDP ile oldukça benzeşen neoliberal istemleri de var. Cinsiyet özgürlüğü gibi toplumsal gelişmeleri ortadan kaldırmak istiyor.
Diğer partiler de AfD ile paralel söylemlerde bulunuyor. Bu konuların hepsinin direkt İslam ile ilgisi yok. Mesela “Ben istediğimi söylerim kimse ne dediğime karışamaz”, “Kadın erkeğe aittir” ya da liberal ekonomi gibi söylemler aşırı sağa veya AfD’ye özel değil. Yine “İslam Almanya’ya ait değil” tartışmalarını da AfD başlatmadı, tam tersine CDU, Anti-Deutsch çevresi ve Sol çevre içinde de bunun üzerine geniş tartışmalar yürütüldü. Bu konuların hepsi toplumun her kesiminde karşıt ya da değil bir şekilde tartışılıyor ama aşırı sağcılar arasında daha özel bir yöntemle, artan bir tonla sürdürülüyor.
Kameralar önünde söylenmeyen, ama içten içe konuşulan meselelerin birden ulu orta söylenmesi sanırım insanları AfD’ye de iten nedenlerden birisi. “AfD’nin seçmenleri diğer partilerin seçmenlerine göre daha az partili” diyen analizler var ama yine de bana göre AfD gibi düşünen, onların söyledikleri şeyleri kendi aile buluşmalarında, arkadaş ortamında vs. dillendiren birçok kesim var. Diğer politikacıların bazıları AfD’nin düşüncelerini paylaşıyor ama konuşmuyorlar çünkü bu artık toplumsal olarak öyle kolay değil. Artık bu toplumda hiç azımsanmayacak sayıda, güçlü bir biçimde Almanya ile aidiyet bağlantısı kurmuş, köklü göçmen toplulukları var; bundan dolayı da toplumun çoğunluğu daha dikkatli davranıyor ama bunlar (AfD) ağızlarına ne geliyorsa söylüyorlar.
Aşırı sağın yükselişi sadece Almanya’da değil, Fransa, Avusturya, Brezilya,Türkiye, ABD gibi birçok ülkede göze çarpıyor. Global bir bağlantı kurabilir miyiz?
Bunu tam olarak söyleyemem. Bununla ilgili bir araştırma yapmadım ama aralarında benzerlik olduğu konusundaki fikrinizi paylaşıyorum. Almanya’da aşırı sağın yükselişi ile antisemitizm oranı arasındaki doğrudan ilişki ve artış, nicel araştırmalara inanırsak oldukça korkutucu. Almanya hem kolonyal tarih hem antisemitizm hem de Müslüman karşıtlığıyla yüzleşmiyor. Her ülkenin durumunu o ülkenin öznelliğine göre ele almak zorundayız ama farklı ülkelerde paralel olarak artan bir durumun olduğu da doğru. Mesela Polonya’da Müslüman karşıtı ırkçılık oldukça yüksek keza Rusya ve ABD’de de durum böyle.
Bazı sosyal bilimciler bu durumu şöyle açıklıyor: İslama giderek artan düşman vasfının yüklenmesinin sebebi, soğuk savaşın bitmesidir. Bu birçok iç ve dış politik gelişme ile davranışa gerekçe olarak kulanılıyor. Bu düşman üretimi ile militarizm, silah satışı, güvenlik yasaları veya vatandaşların özel yaşamlarını kısıtlayan uygulamalar meşrulaştırılıyor. Daha önce bu nasıl yapılıyordu? “Komünistlerden korkuyoruz onun için de ülkemizde kimin düşman kimin dost olduğunu öğrenmeliyiz, telefonları dinlemeliyiz, bizim çok güçlü, hazırlıklı bir orduya ihtiyacımız var, ki Rus geldiğinde bizi korusun” deniliyordu. Ama kapitalizm ve sosyalizm, ya da batı ve doğu artık her neyse arasındaki soğuk savaş bitince bir anda düşman yok oldu. Ve yeni bir düşmana ihtiyaç duyuldu. Bunun için İslam ya da Müslümanlar halkın çoğunluğunun ikna olacağı bir düşman profiliydi.
Yeni düşman olarak neden İslam seçildi?
Daha önce Rusya da doğu olarak görülüyordu ama artık doğu daha çok Ortadoğu’yu tanımlamak için kullanılıyor. Batı bir taraftan oryantalizm ile Ortadoğu’yu kendine göre tanımlarken; onun üzerinden de kendini tanımlıyor. Bu geleneğin de etkisiyle, düşman profili halk içinde ve medyada tekrardan canlandırılabildi. Bu düşman profili aslında bir bakıma toplumun içinde ve kültüründe hep bir biçimiyle vardı. Politikacılar ve medya için sadece küçük bir dokunuş yeterli oldu. Artık bazı kültürel ürünlerde de bu ‘yeni düşmanın’ izlerine rastlamak mümkün. Mesela filmlerde eskiden Rus olan ajanlar ve kötü düşmanlar bugün Müslümanlar oldu. Video oyunlarında düşman Arapça konuşuyor, uzun sakalları var. Bu semboller, daha önce nasıl Rusları düşman olarak göstermişse bugün aynı şekilde, Arapları, Müslümanları düşman olarak gösteriyor.
Bu yeni ‘düşman görüntüsü’ ise belli bir gayeye hizmet ediyor. Sınırlarını korumak isteyen, orduya büyük bir önem atfeden, dünyayı belli kategorilere göre değerlendiren bir devlet eğer düşmanı yoksa yürüttüğü politika ve yaptığı yatırımlara halkını ikna edemez. Bundan dolayı birden düşmansız kalan batı eski düşmanını tekrar servis ediyor.
Aşırı sağın yükselmesinde sınırların meşruiyetini tartışma konusu haline getiren mülteci göçünün de etkili olduğu belirtiliyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Mülteci hareketliliğiyle beraber artan sadece tepki değildi; aynı zamanda dayanışma ve yardım da arttı. Mültecilerin gelişine karşı sadece sağ reaksiyon olmadı, tam tersine bir ‘Hoşgörü Kültürü’ de oluştu. Şimdiye kadar başka ülkelerden insanlarla ya da o ülkelerdeki olaylarla ya da Almanya’daki göçmenlerle ilişkilenmemiş bir sürü insan da bunun içindeydi. Mültecileri karşılayanlar arasında göçmenler ya da “Biz buraya artık yerleştik şimdi yeni gelenlere yardım edeceğiz” diyen göçmen çocukları da vardı. Zor durumdaki insanlara yardım etmenin insani olduğunu düşünen Almanlar da mültecilere yardıma koştu. Bunun temel nedeni bence Almanya’nın çok uzun süredir, göç alan değil göç veren bir ülke olmasıdır. Savaştan sonra ve 90’lardaki küçük sıçrama dışında aslında Almanya hiçbir zaman büyük göç alan bir ülke olmadı.
Özetle; mülteci hareketliliğiyle birlikte iki kesim ortaya çıktı. Zor durumda olan, göç eden ve yardıma ihtiyaç duyan insanlarla dayanışma içinde olan, onlara yardım elini uzatan insanlar ile sınırları korumak isteyen, hatta güvenliğin daha fazla artırılmasını isteyen karşı hareket.
Bugün aslında “sınırların korunması” meselesi geçmişe göre çok daha tartışılıyor. Bu tartışmaya siz nasıl yaklaşıyorsunuz?
Evet “sınır” meselesi çokça tartışılıyor ve bu tartışma AfD’nin güçlenmesine de katkıda bulunuyor. Sınır tartışması mültecilere “evet” ya da “hayır” diyen iki taraf içinde de tartışılıyor. Benim seminerlerimde öğrenciler artan bir biçimde sınırlara karşı olduklarını söylüyor. Sınırları korumak için yapılan güvenlik harcamaları, kimin legal olup olmadığına karar veren çok karmaşık idari mekanizmaların hepsi oldukça külfetli. Yasakları uygulamanın da gideri oldukça fazla. Bütün bunlar çok mantıklı gelmiyor. Bunun yanı sıra ulusal devlet fikrinin ne kadar yerinde olup olmadığı fikrini de tekrardan gözden geçirmek gerekiyor.
Bu arada ben CSU’nun ya da diğer bazı partilerin “Tamam şimdi sağda bazı boşluklar var, o boşlukları doldurmalıyız ki artık kimse AfD’yi seçmesin” söylemini de oldukça tehlikeli buluyorum. Bu tabi ki saçma olur, partinin ismi CSU olur ya da başka isim olur; AfD’nin pozisyonunu savunduktan sonra isminin ne olduğunun bir önemi yok. Bunlar, tartışmanın bir tarafı. Diğer taraf ise sınırların tamamen kaldırılmasını istiyor. Sol ise halen “sınırlar kalksın” konusunu gündemleştirmeye cesaret etmiyor; daha çok gelecekte bir zamanda olacak bir ütopya olarak bakıyor ama toplumun içinde bu mesele fokurduyor. Tarihte de bu hep böyle oldu; sınırlar çok uzun süre korunamadı. Bir yandan sınırları olduğu gibi korumak çok pahalıdır, diğer yandan sosyolojik ve politik olarak sınırların meşruluğu hep sorunlu olduğu için bir şekilde ortadan kalkıyor. Kürdistan’a baktığımızda da bunu görürüz.
Sizce sol veya demokratlar açısından baktığımızda ne yapılmadı ki, ırkçılık bu kadar yükseldi?
Sanırım ne yapılmadıya bakmak için, aşırı sağ partiler ile diğer partilerin ya da toplumda genel olarak savunulan fikirlerin paralelliğine bakmak lazım. Birçok parti en azından şimdiye kadar, sağcı parti AfD’yi eleştirmekte oldukça zorlandı. Mesela “İslam Almanya’ya ait mi değil mi” gibi hususları AfD’nin dışındaki partiler de tartıştı. Demokrat partilerin bir öz eleştiri yapmasına ihtiyaç var. Mesela Berlin’de ya da kendi parti ve kurumlarındaki tarafsızlık yasaları nerede? Toplumdaki çeşitliliğe uygun ya da ırkçılığı geriletecek, gerçek anlamda AfD’den ayrı çizgide olan yapılar nerede?
Bunun anlamı; hasıraltı edilmiş olanla yüzleşip, “Eğer böyle konuşmaya devam edersek hepimiz AfD ile aynı noktaya geleceğiz” deyip, kendi ırkçılıkları üzerinde durmalılar. Bu ülkede ırkçılığı kurumlaştıran bir çok hususun üzerinde yeniden düşünülmeli, gündemleştirilmelidir. Mesela şu soru sorulabilmeli; “Ben türbanın baskı aracının sembolü olduğunu nerden biliyorum?” Hepimiz gerçekliğinden şüphe ettiğimiz bilgileri sorgulamalıyız, aksi halde AfD gibi partiler tarafından empoze edilen bilgilerle toplum yönlendirilir. Ama aslında bu bilgilerin kökenleri başka bir yere dayanıyor; bunlar toplumun tam ortasında, her yerde, şarkılarda, romanlarda, filmlerde, sohbetlerde, trende, onun içinde en temelden başlamak lazım.
Sizin bahsettiğiniz tam da kurumsal ırkçılık değil midir?
Kurumsal ırkçılık toplumun ırkçılık üzerine kurulmasıdır. Bunun anlamı; mesela, Almanya tarihine baktığımız zaman ya da vatandaşlık konusunu ele aldığımızda -her ne kadar bugün biraz değişmiş olsa da- temel olarak eğer annen-baban Alman ise sen de Almansın; nerede dünyaya geldiğinin önemi yok. Bunun tam tersi durumunda ise bu toplumda doğup büyümene, bu toplumun bir parçası olmana rağmen annen-baban Alman olmadığı için Alman olabilmek için belli bazı prosedürleri yerine getirmen gerekiyor.
Bunun yanı sıra tarih öğretisinin ya da burdaki zenginliğin meşrulaştırılması da bu ırkçı kurumsal yapı sayesinde oluyor. Devamlı şöyle mitler dolanıyor; “Almanya çok zengin çünkü Almanlar çok çalışıyor, çok zeki bilim adamları vs.” var. Bunu söylerken Almanya’nın kolonyal tarihini, nasyonal sosyalizmin arka planını tam olarak anlatmıyoruz, işçi göçlerini görmüyoruz. Mesela Almanya’da kaç tane sokağın Türkçe ismi var, varsa bile uzun mücadeleler sonucu olmuştur. Dolayısıyla millet, kimlik ve ulus aidiyeti tek taraflı resmi korumaya alınıyor ve meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Yani insanların çoğu bilerek ırkçılık yapmıyor, kurumsal kültür mü onları sağa kaydırıyor?
Her ırkçı aşırı sağcı değil ya da ırkçı söylemleri yeniden üreten birçok kişi; bunu yapıyor çünkü daha iyisini bilmiyor, çünkü içinde ırkçı söylemlerle dolu bir kültürün içinde büyüyor. İnsanların ırkçı söylemler içinde yüzdüklerini söylemek yerinde olur. Bu nehirde yüzünler, ırkçı etkileri olan söylemlerini, davranışlarını, düşüncelerini eleştiri süzgecinden geçirmiyor çünkü ırkçılık ile iç içeler. Ama aslında ırkçı olmak istemiyorlar, ırkçılık yaparken iyi bir şey yaptıklarını düşünüyorlar. Mesela “Bütün kadınlar baş örtülerini çıkarmalılar” derken iyi bir şey söylediğini sanıyor, yanlış olduğunu görmüyor. Aşırı sağcılar ise farklılar, onları bir şeye ikna etmenin bir anlamı yok, çünkü ırkçı olmak istedikleri için ırkçılar.
Bunun anlamı şudur: Her iki kesim de aynı söylemlerden, aynı genel bilgilerden, toplum içinde hali hazırda olan kültürel olarak çarpıtılmış şeylerden besleniyorlar. Bunlardan biri için, bu bir program, orada sosyal eşitsizlikler bir programdır, buna göre insanlar farklılar ve o farklılıklarına göre de muamele görmeliler, hepsinin farklı ülkeleri var, bazıları buraya ait bazıları değil.
Diğeri yani günlük yaşam ırkçılığı diye tabir ettiğimiz ırkçılık ise kırılgandır. Irkçılık yaptıklarını anladıkları zaman utanıyorlar, çünkü bunun yerinde bir davranış olmadığını biliyorlar. Çünkü kendilerini sosyal eşitliği yaşatmaya çalışan, aydınlanmış, ilerici, özgürlükçü olarak görüyorlar. Bundan dolayı da ırkçılık iki taraf için de bir elementtir ama bu elementin farklı fonksiyonu var ve farklı ele alınıyor.
Prof. Dr. Iman Attia kimdir?
Berlin Alice Salomon Yüksek Okulu öğretim görevlisi Prof. Dr. Iman Attia, yıllardır Almanya’da göçmenlik, anti semitizm, siyah karşıtlığı, kolonyal ırkçılık, Müslümanlar ve Romanlara yönelik ırkçılık gibi konular üzerine araştırmalar yapıyor. Irkçılık, göçmenlik, oryantalizm, kolonyalizm üzerine farklı birçok yerde makaleleri çıkan Prof. Dr. Attia’nın benzer konularda çok sayıda kitabı da bulunuyor.