Giorgio Agamben, IŞİD’in Batı Avrupa’daki eylemlerinin yarattığı küresel gelişmelere ve tartışmalara dair genel çerçeveyi görmeye davet eden yazısında şu tespiti yazının başlığına koyarak yapar: Hukuk Devletinden Güvenlik Devletine…
Agamben’in okumasını dayandırdığı üç sacayak üzerinden Türkiye’yi okumak mümkündür. Nitekim özellikle sosyal medyada ülkenin birçok yurttaşı ilgili yazı için Türkiye’deki son siyasal gelişmeleri ifade ettiğini paylaşmıştı. Güvenlik devletinin üç sacayağı umumi korku hali, apolitik yurttaşın yaratımı ve hukuki kesinlikten vazgeçiş yani müphemliktir.
Umumi korku hali, güvenlik kaygısını-alarmını toplumsal psikolojiye salan ve yönetilememe korkusunu başat hale getirerek, tam da buradan doğru yönetmeye talip olan ve yönettiği ölçüde demokratik hiçbir kısıtlamada ve denge sisteminde sorumluluğu bulunmayan bir konumun elde edilmesini sağlar. Buradaki yönetilememe kaygısından edinilen yönetme fiiliyatı, sınırsız yetkiye sahiptir ve bu yetkinin yasal, demokratik veya meşruiyete bağlı hiçbir sorumluluğu bulunmamaktadır. Güvenlik tehdidi hasıl olduğunda gözaltı ve tutuklamalar için yasal şart aranmayabilir, makul şüphe ile bu edimler gerçekleştirilebilir.
İç güvenlik yasasını hatırlarsak, umumi korku hali yaratımını başaran bir iktidara ''makul şüphe'' ile nelerin sunulduğunu görebiliriz. Nitekim makul şüphe kapsamında ''heyecanlı olduğu için tutuklanan gazeteci'' gerçekliği Türkiye’de kayıtlara geçmeyi başarmıştır. Umumi korku halinde sorumsuz olma ödülü, polis ile yurttaşın görev ve yetki olarak birbirine karıştığı, her bir gönüllü yurttaşın polislik vazifesi içinde kendini değerlendirebileceğini ve ''harekete'' geçebileceğini ifade eder. Okhlokrasi’yi (güruh iktidarı) esas kılan bu durum, Türkiye’nin linç rejiminin birikimi ile birleşince 7 Haziran’dan bu yana HDP Genel Merkezi ve parti bürolarına 300’den fazla saldırı yapılmış olması şeklinde reel yaşama yansımıştır. Hem heyecanlı olduğu için tutuklanan gazeteci hem de yakılan HDP binalarına imkan sunan siyasal iklimin tesisi için, yani güvenlik devletine geçişin sağlanması için gerekirse katliamlar da planlanabilmektedir. Çünkü hukuk devletini pasifize edip güvenlik devletine geçişinin sağlanmaması durumunda demokrasi taleplerinin başat olacağı yani mevcut iktidarların panzehirinin hayat bulacağı açıktır.
Umumi korkuyla verilen mesaj
Bunun içindir ki, iktidarlar dolaysız veya dolaylı olarak katliamlarda yerini almaktadır. Roboskî Katliamı'nda dolaysız olarak F16 savaş uçakları ile 34 yurttaşın katledilmesi bir örnektir. Yine 5 Haziran’da Diyarbakır’da bombalı saldırıyı gerçekleştiren IŞİD’linin aranıyor olması ve katliamdan bir gün önce polis takibatından azade kılınması dolaylı bir dahiliyete işaret etmektedir. Umumi korku halinin katliamlar dolayımıyla gerçekleştirilmesi her zaman siyasi mesajlar içermektedir. Siyasal mesajı ile birlikte en fazla billurlaşan iki katliam ise Suruç ve Ankara katliamlarıdır. Suruç’ta Kobanê’li çocuklara yani Kürt çocuklara yardım etmek isteyen devrimcilerin katliamdan geçirilmesi açıkça şu mesajı içermekteydi: Kürtlere yardım etmek isteyen herkes güvenlik devletinin hedefindedir. Dolayısıyla bu mesaj korku halinin yaratımını ilerletmektedir. Yine 10 Ekim’de Ankara’da iktidarın savaş politikalarına karşı barış talebini dile getirenlere yönelik yapılan katliamın açık mesajı ''barış talebinde bulunmayın, barış talebi için bir araya gelmeyin''dir.
Savaş politikalarına eklemlenen apolitikler
Güvenlik devleti hedefe aldığı ''öteki''lere yönelik saldırılarını gerçekleştirirken, diğer toplumsal kesimlerden tepki gelmemesi için apolitik yurttaşın yaratımına ihtiyaç duyar. Bu yurttaşlar da kendi içlerinde birkaç gruba ayrılır. İktidar etrafında kümelenmiş ve rant sisteminin çarklarında yer alan apolitik yurttaşlar, duyarsızlık ve hatta savaş politikalarını destekleme konumundadır. Direkt olarak rant sisteminin içerisinde olmayan ama Türklük imtiyazından vazgeçemeyen apolitik yurttaşlar da sessiz kalmak suretiyle savaş politikalarına eklemlenmektedir. Dolayısıyla güvenlik devleti deyim yerindeyse arkasını sağlama alarak tüm uygulamalarını öteki olarak bellediği toplumsal kesim üzerinde uygulamaya hazır ve nazır hale gelmektedir. Çünkü güvenlik devleti bilmektedir ki, yarattığı atmosferde öteki artık insanlık olanaklarının en alt basamağındadır.
Kelimenin tam anlamıyla insanlığın dışındadır, potansiyel var-olmamaya ve ''yaşamasına değmez''e dönüşmüştür. Ve imhaya hazırdır. Apolitik yurttaş tüm güvenlik devleti politikalarındaki ötekiyi tam da buradan görmektedir. Sessiz kalma tavrının bir sebebi de budur. Bu sessizlik ise güvenlik devletinin tuzağına düşmek aynı zamanda da bu devletin uygulamalarını onaylamaktadır. Çünkü apolitik yurttaş demek, zihnini güvenlik devletine teslim etmiş yurttaş demektir. Apolitik yurttaşın kendisi düşünmez, onun yerine iktidarın tam denetimi altında olan gazeteler, apoletli yazarlar ve bürokratlar düşünür. Düşünme ve mukayese yetkisini devretmiş yurttaş, apolitik yurttaştır. Scott’un ruhuna rahmet okuturcasına, bu apolitik yurttaş artık devlet gibi görmemekte, bilakis görme yetisini devlete teslim etmektedir. Bunun içindir ki, ''Kürtler Gezi’de vardı ama Sur’da siz neden yoksunuz'' isyankar çağrısı yeterli karşılığı bulamamaktadır. Yine bunun içindir ki, ''hani Müslüman halklar kendi aralarında sorunlarını çözerdi'' feveranları arasında Müslümanlık iktidar tarafından damatılıp, güvenlik devleti çıplaklaştırılmaktadır.
Polis zihniyetinin hukuku!
Güvenlik devletinin hukuk devletinden devraldığı en gerilimli ilişki hukuk ile olan ilişkisidir. Hukuk devletindeki suç ve ceza kesinliği, görev ve yetki ilişkisinin belirliliği güvenlik devletinin dumura uğratması gereken en kritik noktalardan biridir. Güvenlik devleti bu gerilimi, müphemliği merkeze alarak çözmeye çalışmaktadır. Hukuk devletinin mutlak doğrusu olan norm, hukuki kesinlikten vazgeçiş ile birlikte yenilgiye uğratılmaktadır. Hukuk içerisinde konumlanan polisler, Öz Yönetim bölgelerinde yaptıkları her uygulamada hukuk dışarısına çıkmaktayken, verili hukuk tarafından korunmaktadırlar. Bu uygulamalar sonrası sonuçlara bakıldığında hukuki kesinlikten vazgeçişin müphemlik ile mümkün olduğu anlaşılır. Örneğin Agamben’in bir başka yazısında belirttiği gibi polis, bu normlar hiyerarşisinde hem hukuku koruyan hem de hukuku kuran konumlarını kullanarak iğrençleşir.
Silvan’da özel harekat polislerinin duvar yazılamalarındaki ''Türksen övün değilsen itaat et'' ifadeleri, Kürtlere dayatılan polis zihniyetinin yazılı olmayan hukuk olarak dayatılmasından başka bir şey değildir. Sokağa çıkma yasaklarına uymamanın cezası 100 TL iken, ölümle cezalandırmanın gerçekleştirilmesi tam da müphemliğin verdiği imkanlarla gerçekleşmektedir. Suç ve ceza ilişkisini bozguna uğratıp suça cezayı kendi meşrebince kesen ve dolayısıyla suç işleyen iktidar talimatlılar, ''devleti ve milleti'' koruduğu için cezasızlık ve diğer idari işlemler ile ödüllendirilmektedir. Nitekim Hacı Birlik’in cenazesinin yerde sürüklenmesi ile ilgili insanlığa karşı işlenmiş suçta hiçbir kamu yetkilisine ceza kesilmemesi tam da bu müphemlikle alakalıdır.
Direniş alanları ab-ı hayat sunan kalelerdir
Agamben’in ifade ettiği güvenlik devletine geçiş sürecini en ağır toplumsal ve insani bedellerle yaşamaktayız. Fakat bu geçiş sürecine hem direniş ile hem de alternatif politikaları ile bir devrimci karşı çıkış vardır. İstikrar-çare-çözüm kavramlarını merkezine alanlara ve geçmişe özlemli, mistik bir Yüce Başkanlık övgüsüne estetiğin teslim alınmasıyla ulaşmaya çalışanlara karşı, Sur’un burçlarına çalınan özgürlük çağrılı direniş estetiğinin halklaşması ve haklaşması sadece bir alternatife değil, aynı zamanda aydınlığın sonsuz mutluluğuna da işaret etmektedir. İktidarın devlet kademesindeki tüm rakiplerini (Ergenekon, Cemaat vs) birer birer ekarte ederek yürüttüğü trende, imdat frenini çeken devrimcilerin estetik direnişi ve alternatif yaşam çağrısı (DTK Bildirgesi) bugün sadece Kürdistan için değil, tüm Türkiye için ortaya konan muazzam bir çizgidir. "Cizre’ye nasıl girdiysek ODTÜ’ye de öyle gireriz” diyenlerin tüm ülke sathında güvenlik devletine erişim isteği ortadayken, bugün Diyarbakır, Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, Dargeçit ve diğer direniş/serhıldan alanları tüm halklarımıza ab-ı hayat sunan kalelerdir.
*Ankara Üniversitesi SBF