Didem Madak Ah’lar Ağacı şiirinde söyler:
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır!”
Hüzne, neşeye ahir ömründe doyamayanların acısı neyle azalır peki? Bu zamanın her 20 yılda şaşmaz bir saat gibi kapımızda durması nasıl izah edilir? Azalan acıları tınmayışımızla... Cumartesi Annelerini kendi kayıpların üzerinde yalnız ve aileye mahsus bir duruş olarak bıraktıkça. Eşimiz dostumuz, ordan burdan merhabamız yoksa, altyüzüncü oturmalarına başlayan bu anne ve baba ve evlat ve kardeşleri aynı labirentin serüvencileri olarak görüp, öyle yorumladıkça... Başkasının acısını “başkası”na bırakıp, kendi acımız kılmadıkça... Böyle böyle her yirmi yılda bir gelen acının ve ağrının şaşkınıyız biz. Bitti, kalmadı içimizde tüm bunları kavrayacak öfke. Bize değil onlara olmuştu neticede. Bana dokunmayan yılan ohhooo, nice bin yıllık ömürlere boğulurdu ve de. Bak, öyle olmuyormuş işte. Köyünü yakmıyorsa evini yıkıyor, evini koruduysan oğlunu-kızını vuruyor, vurmadıysa hapse atıyor, atmadıysa işsiz bırakıyor, öğrenciyse gelecek yollarını kapatıyor, sittin sene bir iş yapamaz hale getiriyor. Gördün mü, seninle ve geleceğinle ve hayallerinle kedinin fareyle oynadığı gibi asıl iştahla oynuyor. Demek ki sana dokunuyor.
Bizler yası yarım, düşü yarım, toprağı yarım, yüreği yarım bırakılmış bir halkın çocuklarıyız. Yüzyıllık kırılmayan bir öfkenin içine doğduk, bizden öncekiler ve sonra doğacaklar gibi. Çocuklarımızın adını Berfin, Welat, Rojbin koyup tek kelime kendi dilimizi öğretmediysek ve o dilin yok edilmek istenen bir kültürün dili olduğunu belletmediysek ve öğretmediysek Mem û Zîn’i, kulağına fısıldamadıysak kahramanlıkları, kurnazlıkları; işte böyle çoğalarak “biz” olduk. Tüm yarımlıkların üstüne en sağlam bu kadar uzak ve alakasız kılınarak oturduk. Çökecekti o taht. Çöktü şimdi, altında kaldık.
Nezaketi bir kenara bırakalım sessizce. Bu saatten sonra salon dansına gitmeyeceğimize göre, karşı taraf için zarafet timsali falan olmamıza gerek yok. Toplama kampında kalıp da kurtulabilen az sayıdaki insanın, “normal” kılınan hayat içerisinde ne yaparsa yapsın eksiltemediği tek duygu “hınç”tır, öfkedir. Olur olmaz taşırmadan bu hıncı, diri tutmasını da bileceğiz pekala. Bizi temsil etsin diye seçtiğimiz insanların biçimsizce tutuklanması bir başlangıç değil, bir sonuçtur aslında. Bizim sessiz nezaketimizin bir sonucu. Oraya kadar varmadan yapılabilecekler konusunda çok çabuk içimize kaçtık. Sıkı sıkıya kapadık pencereleri dışarı. Perdeleri çektik ve kendimiz olmaktan daha ne kadar çıkabileceğimize kafa yorduk! Ama işte, sicilimiz bir tarih defterinde eğri büğrü değil, gayet anlaşılır kelimelerle yazılı. O defterden kaçmak imkansızdı, kaale bile almadık. Pencereleri kapamakla yalnızlığımızı çoğalttık. Eşi dostu yokladık, hepsi bizim gibi sımsıkı kapanmışlardı kendilerine. Oysa büyük inceliğimize yanıt, kapılarımız tek tek işaretlenerek verildi. Tarih defterinden kaçan olduğu o vakte dek pek görülmemişti.
Bir gün geleceğini umduğumuz barışa ne için gereksinim duyduğumuzu anımsıyor muyuz acaba? Mesela tarih defterleri pek hoşlanmaz böyle bir anımsatma yapmaya. Çünkü o defterler savaşı yazar, akıtılan kana batırılan divitlerle yazar hem de. Geçici sessizliklerin ebedi barış anlamına geldiği yanılgısına kapılmamızı sağlar ve içinde gizlenmiş savaş gerekçelerini sınavda hep alt alta sorar. Tarih dersinde çakıyor olmamızın tek gerekçesi, savaşların gerçek barışa giden yol olduğu yanılgımızdır. Savaş barışı doğurmazdı oysa, geçici bir sessizlik ister sonra başka bir kıyafetle yeniden başlardı. Anlamışızdır galiba. Suriye'ye baktığımızda yeni aktörler mi var karşımızda? İzlanda' Madagaskar, Papua Yeni Gine mi geldi toprak payına? İşte tarih...
Kürtlerin tüm kültürel, siyasal ve sosyal kazanımlarının yarattığı rahatsızlığın derinleştirdiği bir tarih. O tarih kuyusuna kendimize inanarak taş atalım, taşları toplamayı kendini egemen sanan aptallara bırakalım.
Yeter ki kendimize kaçmayalım, saklanmayalım. Sokaklar kutsalın savaşını veren bu halkı tanıyor, kutsallarına da inanıyor. Haklıyız ve kazanacağız, neden bundan kaçalım?