AKP’liler, sürekli itip kakarak iktidar sahasının dışına attıkları herkesten şu an sığındıkları kibir, hamaset ve arsızlık örtüsünü alaşağı edebilecekleri için korkuyorlar.
SON MÜLTECİLER 6. BÖLÜM
İSMET KAYHAN
Antropolog-gazeteci Ayşe Çavdar, iktidarını, mağduriyet hikayesini ‘ahlaki üstünlük’ söylemine dayandıran AKP’nin bunu kaybettiğine dikkat çekiyor. ‘’Bütün yapıp ettiklerini bir noktaya kadar meşrulaştıran buydu. Artık yetmiyor çünkü yapılıp edilenler sığınılan mağduriyetlerin kat-be-kat üstüne çıktı ve ahlak örtüsü yırtıldı’’ diyor. Türkiye’de Sünni-İslamın müzakere gücünü yitirdiğine ve her şeyin eskisiden daha kötü olduğuna dikkat çeken Çavdar, ‘’Mevcut yapı devlet falan değildir. Muhafazakar avatar, yoluna mayın düşüyor’’ diye konuştu.
AKP’nin elinde din olanca çürümenin, yolsuzluğun gerekçesi ve ideolojisi haline dönüştüğünü ifade eden Çavdar’ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:
Bugün Erdoğan’ın devlet olduğunu düşünenlerin, yarın onda artık devlet olma yetisi kalmadığını ve devletin kendisine yeni bir avatar bulduğunu hissettiklerinde bu yeni avatarda kendilerini göreceklerini savunmanızı sağlayan toplum karakteri, geleneği ve kodları biraz izah eder misiniz?
Bu sorunuza yukarıda söylediğim duygu manzumesine haset’i de ekleyerek cevap vereyim. Her mağduriyet söylemi aynı zamanda bir haset söylemidir. Haset bir noktaya kadar adalet talebinin de temelinde yer alır, zira denklik, eşitlik talebini destekler. Müslümanların devletten, siyasetten ve piyasadan bilerek uzak tutulduğu günlerde bu haset söyleminin merkezinde mal, mülk ve mevki vardı.
Bugün AKP’yi oluşturan ve destekleyen ekipte o haset artık mala, mülke, mevkiye, üne, nama yönelik değil artık. Bunların hepsi artık onlarda. Ve fakat kendilerinin çoktan gömüldükleri haz döngüsünün dışında kalan herkese tam da bu döngünün dışında kaldıkları için ele geçirme hakkını elde ettikleri “ahlaki üstünlük” söylemine dönük büyük bir haset geliştiği ortada. Çünkü AKP ve Erdoğan, ve elbette “oyuncular topluluğu” adaletten uzaklaştıkça bir zamanlar dindarlara yakıştırılan “ahlaki üstünlük”ü kaybetmiş oldular. Oysa iktidarlarını o mağduriyet hikayesine ve içerdiği ahlaki üstünlük söylemine dayandırmışlardı, yapıp ettiklerini bir noktaya kadar meşrulaştıran buydu. Artık yetmiyor çünkü yapılıp edilenler sığınılan mağduriyetlerin kat-be-kat üstüne çıktı. Daha fenası kendi iktidar olma öykülerini gayet iyi hatırladıkları için, kimlere ne türden öyküler hediye ettiklerinin de gayet farkındalar. Fakat mesele yalnızca bu geri dönülmez yolun sonunda iktidarı kaybetme meselesi değil. Hatta iktidar kaybetme korkusu devede kulak kalır şu söyleyeceklerimin yanında.
AKP’liler, sürekli itip kakarak iktidar sahasının dışına attıkları herkesten şu an sığındıkları kibir, hamaset ve arsızlık örtüsünü alaşağı edebilecekleri için korkuyorlar. Çünkü kibir kalktığında yerini utanç, hamaset kalktığında korku ve arsızlık kalktığında da çekinme alacak. Yalnız şu 16 sene yüzünden yeniden mağduriyet söylemine dönüp ahlaki üstünlük sağlamak da mümkün olmayacak.
AKP’li olmayanların AKP’lilerden neden korktukları ise açık. Bu ölçüsüzlüğün dönüşebileceği şiddetten korkmamak nasıl mümkün olabilir ki? Ha bu arada, şu an mevcut avatarın idarecisi olduğu vehmindeki insanlar avatar ve yakın çevresinden daha kolay kurtulur bundan. Kurtuluş meşalesini Erdoğan “kandırıldık” söylemiyle çoktan teslim etti. Gün gelir, artık bu avatarın işlerini görmediğine kanaat getirdiklerinde, “bizi de kandırdı” deyip en ağır sözleri edip en büyük taşları atacak olanlar da yine kendilerini avatarın ardındaki oyuncu olduğu vehmindeki “çocuksu”lar olacaktır.
Erdoğan’ın devletin avatarı olduğunu düşünmüyorum. Devlet diye Erdoğan’dan ayrı bir şey var mı, onu da çok bilmiyorum. Ve fakat Erdoğan’ın neyin, kimin, ne türlü avatarı olduğunu bilen grupların, güç odaklarının onun bu niteliğini onunla yaptıkları müzakerelerde dikkate aldıklarından şüphem yok. Bu pozisyon onun kalkanı, koruyucusu. Bu avatar ilişkisi bozulduğu anda söz konusu güç odaklarıyla yaptığı müzakerenin de şekli ve içeriği değişecektir, çünkü müzakere gücü değişecektir.
Ortada devlet diye bir şeyin kaldığını düşünmediğinizi sağlayanın ne olduğunu anlamak için şunu sormama müsaade ediniz; siz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mevcut halini tarif ederken geçmişle hangi kriterleri baz alıyorsunuz?
Bir devlet kurumlarının sürekliliği ölçüsünde devlettir. Hiçbir kurum mükemmel değildir, hiçbir zaman olamaz, zaten olmamalıdır da. Kurumlar süreklilikleri ölçüsünde işlevseldir çünkü aşinalık ve alışkanlıklar ölçüsünde işlerini görebilirler. Yeni her kurum, hele eskisine küfrederek kuruluyorsa şüphe uyandırır. Buradan hareketle son birkaç yılın seçimlerine, anayasa değişikliklerine, bu esnada üretilen söyleme, değişiklik talep edenlerin dillerine bakarsak devletin ne aşamada olduğunu ortaya koymuş oluruz.
Erdoğan ve ekibinin yukarıda bahsettiğim “oyuncular topluluğu”ndan enerji devşirme noktasında çok becerikli ve zeki olduklarına şüphe yok, ancak gelecek tasarımı ve siyasal meşruiyet üretme konusunda aynı beceriye ve zekaya sahip olduklarını söylemek mümkün değil. Zaten bu ikinci türden beceri ve zeka söz konusu olmadığı için sürekli seçim atmosferinde tutuyorlar ülkeyi. Her seçime de bir kriz söylemi eşlik ediyor. Her krizi bir fırsat olarak gördüklerine şüphe yok. Ama kriz tanımı gereği hayatta bir süreksizliği ima eder. Kesinti, nefessiz kalma hali. Her kriz de fırsata dönüştürülemez. Bazı krizler öldürür çünkü. Dahası her kriz organizmada milyonlarca hücrenin ölmesi anlamına gelebilir.
Müstekbirlik konusunda Cumhuriyet’in 1940’lı versiyonuyla şimdiki versiyonu arasında kesinlikle bir benzerlik ve süreklilik var. Mesele, bu benzerliğin şimdiki taşıyıcısının 1940’lar sonrası başlayan ve kendisinin 2010’a kadar olan sürecini de kapsayan dönemi yok sayması. Bu aynı zamanda kendisini var edip iktidara taşıyan koşulları ve kurumları, o koşullar ve kurumlardaki dönüşümleri, dolayısıyla dönüştürülme olanağını da yok saydığı anlamına gelir. Bunun yerine her yolun kendisine çıktığı bir acayip labirente dönüştürüyor ülkeyi. Kurumların toplumdan gelen taleplerle idare arasında ortaya çıkabilecek şiddeti azaltma, yumuşatma, dolayısıyla ülkeyi yönetilebilir kılma özelliğini tamamen ortadan kaldırmış durumda. Bu ortamda sonsuz yakışıklılıkta, güçte ve hatta kutsallıkta bir avatar olun, bu kadar büyük ve çelişkilerle dolu bir ülkeyi yönetemezsiniz. Bu şekilde küçük orta ölçekli bir şirket bile yönetilemez. Devlet katılma alanı ve dönüşme potansiyelidir çünkü. Katılma alanlarını yok edip dönüşme potansiyelini kendi dönüşme potansiyelinizle sınırladığınız bir siyasal yapı devlet falan değildir.
Sizin belirlemenizle ahlak ve adalet gibi sözcükler artık 'sivil' niteliği olan toplumun elindeyse bu kavramlar temelinde bir siyaset üretmek için nedir yapılması gerekenler?
Evvela bu kavramları iktidardaki muhafazakar-dindar söylemin eline terk etmekten vazgeçmek gerekir herhalde. Bana düşmez bu türden reçeteler vermek ama ahlakın (kültürel hegemonyanın bir başka cüzü) ne kadar siyasal bir kavram olduğunu fark etmeden, sanki o belli bir inanış biçiminin tekelindeymiş gibi davranmak tam da o inanışa arzu ettiği ayrıcalığı hediye etmektir. Ben bugün iktidarda olan inanma biçiminin bu denli değerli bir hediyeyi hak ettiğini düşünmüyorum açıkçası. Adalet ise sadece kurumlar düzeyinde tecelli eden bir şey değil. Hayatın her anında, alanında gözetilmesi gereken bir ölçü. Ve bu ikisi kendilerini beğensek de beğenmesek de siyasetin başlıca boş gösterenleri. Bu iki kavramın içeriğini tanımlama yetisini kim ele geçirirse kendisini iktidara taşıyacak, en azından iktidarda olanı dönüştürecek bir öykü kurmaya başlamış olur. Hayatını kendi iradesiyle şekillendirme arzusundaki her bir insan tekinin öyküsüne yine bu iki kavram eşlik eder. Kaçamayacağımız, yadsıyamayacağımız; kaçtıkça yadsıdıkça kendimizi iktidarın bize uygun bulduğu etiketlere sığıştırdığımız bu kavramlarla barışmamız icab ediyor galiba. Sonrası bu kavramlarla aramızdaki ilişkinin nasıl şekilleneceğine bakar. Bu konuda kimse herhangi türden bir reçete yazamaz.
Türkiye’de mevcut dindarlığın yerini sahici ve devlet desteksiz, özerk ve orijinal bir sekülerliğini alacağını düşünüyor musunuz, neden?
Evet, bunun çoktan başladığını düşünüyorum. Türkiye’nin geleceğinden umutlu oluşumun tek sebebi de bu. Mevcut iktidar bu olmasın diye elinden geleni yapıyor, alabildiğine şiddetle saldırıyor her türlü seküler-siyasal harekete. Örneğin, dindar-muhafazakar Kürt aşiretlerini, tarikatlarını vs. kendi yanına çekmeye çalışırken HDP’ye ve Kürt hareketinin diğer seküler kollarına -belki bir miktar da dindar-muhafazakar Kürtler adına, onların da avatarlığına soyunarak- bu denli şiddetle saldırması, asıl korkusunun kaynağının, yani onu yerinden edecek asıl öykünün nereden gelmekte olduğunun gayet farkında olduğunu gösteriyor.
Etnik talepleri yönetecek gücü var mevcut iktidarın, bu konuda uyguladığı şiddeti rahatlıkla meşrulaştırıyor, milliyetçilik kartını yedekte tutuyor ama asla bırakmıyor. Ama sekülerleşme talebine karşı elinden hiçbir şey gelmiyor. Çünkü AKP, laik devletin toplumu sekülerleştirme projesine karşı birikmiş eleştiriden doğdu. Sonunda iktidarı ele geçirdi ve lakin hiç bir vaadini de yerine getiremedi.
Her şey eskisinden daha kötü. Verili durumda, çoğu dönüşme ve toplumu dönüştürme potansiyelini kaybetmiş, dolayısıyla yok olmuş devlet kurumlarının gücü, artık kendisini dindarların-muhafazakarların avatarı olarak konumlandırmış biri tarafından kullanılıyor. Bu da eskiden bir zamanlar devleti oluşturan kurumlar tarafından baskı aracı olarak kullanılan sekülerliği tamamen sivilleştirip bir direniş söylemine dönüştürüyor. Hatta sekülerlik nihayet bizatihi bir meşruiyet zeminine dönüşüyor. Erdoğan’ın kendi yoluna, ikbaline döşediği okkalı bir mayın bu. Bundan kaçınabilmesi mümkün değildi. Seçtiği, üzerine giydiği iktidar söyleminin doğal sonucuydu bu. Bu kadar ileri gitmek yerine kendini sınırlayıp bu eğilimi kontrol altına alabilirdi. Kendine fazla inandı. Ve artık çok geç.
Şunu da eklemek lazım. Sekülerlik daha önceki gibi yasal ya da anayasal bir önerme olarak değil; ahlaki bir tercih, bir önerme olarak yükseliyor şu anda ve bu nedenle nihayet ayakları yere basan bir sivil duruşa dönüşüyor. Bunun sebebi ise AKP iktidarının her türlü yolsuzluğu, adaletsizliği, her alanda ürettiği, yaygınlaştırdığı çürümeyi dini söyleme büründürerek topluma onaylatması. Böylece AKP’nin elinde din olanca çürümenin, yolsuzluğun gerekçesi ve ideolojisi haline dönüştü, indirgendi. Dolayısıyla dindarlığa niyet etmenin kendisi, bu çürümeden ve yolsuzluktan pay alma girişimi olarak damgalandı hem de bizzat AKP’liler ve Erdoğan eliyle. Bu da dinin ahlaki temel olma özelliğini tamamen ortadan kaldırdı.
Öyle olmasa “jenital bölge ahlakçılığı” diye adlandırdığım, kim, kiminle ne yapmış, niye yapmış meseleleri, aile vurgusu vs. bu kadar revaçta tutulmazdı iktidar tarafından. Ekonomi alanında, piyasada, pazarda, idare ettikleri kurumlarda ürettikleri adaletsizlik, haksızlık ve yolsuzluk aracılığıyla yırtılan ahlak örtüsünü “jenital bölge ahlakçılığı” ile yamamaya giriştikleri için iş bu hale geldi. Hasıl-ı kelam çoğunluğun inandığı din, özelde Sünni-İslam, artık ahlaki bir zemin olma ve üretme yetisinden uzak. Gündelik hayatın her alanında bir baskı aracına dönüştüğü için müzakere gücünü yitirdi. Çünkü baskı ve müzakere zıt yönde işleyen süreçlerdir. Bir söylem, kalabalık, ekip baskıcılaşıyorsa müzakere gücünü yitiriyor demektir. İkisi aynı anda olmaz. Baskı altında müzakere edilmez. Müzakere yalnız baskı altındaki değil baskı aracını elinde tutan için de bir imkan ve açıklık olarak anlamını yitirmiştir. Ve fakat müzakere yoksa meşruiyet de yok demektir.
Bu koşullar altında siyasi meşruiyet üretecek bir ahlaki zemin bulmak gerekiyor. Tabii Türkiye bir siyasal-toplumsal varlık olarak yaşama azmindeyse. Böylesi bir zeminin başka bir dinin ya da yeni ya da eski siyasal ideolojilerden herhangi birinin kurabileceğini düşünmüyoruzdur hiç birimiz. O zeminin adresi, bir zaman devlet kurumları tarafından işgal edildiği için cazibesini kaybetmiş olsa da, o kurumlar ondan vazgeçtiği için tekrar çekici hale gelen sekülerlikten başkası değil. Çünkü öyle ya da böyle bir “seküler miras” var bu ülkede ve o miras iktidar tarafından reddedilerek sivil alana terk edilmiş durumda. Tek bir engel çıkabilir bu gidişatın önüne. O da şiddet. Özelde devlet şiddeti. Eğer bu eğilim şimdi olduğundan daha da büyük bir şiddetle kesintiye uğratılmaya çalışılırsa ortada ne Türkiye diye bir şey kalır ne de İslam.
Bu ikincisini şu yüzden söylüyorum. 1990’larda İslam, “laikçi-milliyetçi devlet” yolun sonuna bir dizi yolsuzluk ve krizle geldiğinde Türkiye için bir çıkış kapısına dönüştü. RP’nin yükselişini de, AKP iktidarına farklı bir çok kesimden eyvallah denmesini de bu çıkışsızlığa ya da İslam’ın (hem din, hem de bir genleşme sahası olarak) çare olmasına bağlayabiliriz. Ne yazık ki, yalnız burada değil dünyanın her yerinde İslamcılık bu ve benzeri çıkış kapılarının eşiğine berbat yığınaklar yapmıştı ve ne yazık ki yalnız Türkiye’de değil, dünyanın hiçbir yerinde o kapılardan iyi yerlere çıkılmadı.
IŞİD’i İslamcılığın kendisinden umudu kesme halinin ifadesi olarak görmek mümkün. Birçok ülke için başka bir kapı kalmadı. Arap Baharı’nın ortaya koyduğu sekülerleşme talepleri şiddetle bastırıldı ve bunun faturası herkes için çok ağır oldu. Ama Türkiye’nin hala gidebilecek yolu var. Çünkü sözünü ettiğim gibi, yalnız Cumhuriyet’in “laiklik”inden değil, Osmanlı’dan ve hatta daha öncesinden gelen bir seküler gelenek, hem de devleti oluşturan kurumlarla farklı etnik-dini toplulukları iletişim halinde tutan, birbirlerini dönüştürmelerini mümkün kılan bir seküler miras var. Verili halde Türkiye ne Batı’sına ne Doğu’suna ne Güney’ine ne de Kuzey’ine dönüp yeni bir reçete arayacak durumda değil. Hem köprüleri çok fena attı hem de oralarda gidecek bir yer yok artık. Geriye bir tek, adına Türkiye dediğimiz bu varlığı kendi kaynağında onarmak kalıyor. Eğer bu onarma girişimi şiddetle ortadan kaldırılırsa bu yurdun çökmesini kimse engelleyemez.
Yeri gelmişken, eğer bir benzetme yapılacaksa Türkiye’yi gemidense bir yurda, hatta bir yetiştirme yurduna, benzetmeyi tercih ederim. Göz göz odalarda, birbirine yedi kat yabancı olan, çoğu birbirinden hiç haz etmeyen ve gidecek başka yerleri olmadığı için bir arada yaşayan, kim bilir hangi sebeple kimsesizleşmiş, kimsesiz olduğu için sürekli kendi çocukluğuna sığınan insanların yerleştikleri bir barınak. Hemen her siyasi projenin sahiplendiği bu denli abartılı bir memleket sevgisini de açıklar bu benzetme bir nebze.
Kimse attığı sloganların ima ettiği kadar sevmiyor bu yurdu ve fakat yaşamayı bildiği tek yer de yine burası, daha beteri, kimsenin ne gidecek bir yeri, ne dönecek bir çatısı var. Elde olanın bundan ibaret olması da yurda dönük öfkeyi artırıyor. Yurdun idaresini kim eline geçirse acısını onun dağından, taşından, ağacından, suyundan, şehrinden, köyünden çıkartıyor. Çünkü onun “öteki”ne ait olduğunu vehmediyor. Bu da galiba en alengirli yağmacıların neden en “vatanseverler” arasından çıktığını izah ediyor. Geriye çok fazla bir şey kalmadı, kalanı herkese yetirmenin bir yolunu bulmaya çalışan da pek yok gibi…
Şu durumda, şu kadarına bel bağlıyorum kendimce… Belki de, kim bilir, bu badireyi atlatırsak, içinde hep beraber öyle ya da böyle, birbirimizin boğazına sarılarak da olsa, yaşadığımız yapı bir yetiştirme yurdu olmaktan çıkıp yerleşiği olduğumuz bir yurda döner. Gene haz etmeyiz birbirimizden, ama tahammül etmeyi öğreniriz belki… Kim bilir… Hakkımızda hayırlısı…