Bu çağda, birileri bizimle şakalaşıyor sanki. Sanki, masallardaki sarsıntıyla dünya alt üst olmuş ve TC, ilahların hikmeti olarak, Britanya Kral’ı John’un 1215 yılında, ada soyluları forumunda "Magna Karta Sözleşmesi" gerisine savrulmuş…

Öylesine bir çağ gerisine savrulma ki, hukuk, adalet adına tutunulacak hiç bir şey yok; kalmadı. Çağın ileri hukuk nimetleri himayesinden vazgeçtik. İnsanlar, deli-bozuk diktatörün (tek adam) yıkım ve yakıcılığına karşı, korunak olacak, eski çağların Magna Kartasının gölgesine bile hasret.

Söz gelişi, Magna Karta’nın ana maddesi şöyle:

"Özgür hiç kimse, kendi benzerleri tarafından, ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanamayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacak."

TC’de, her şey yukarda söylenenlerin tam tersi. El koyma olan gasp, hayatın alışılanı. İnsanlar önce tutuklanıp hapse konuyor, sonra gerekçe aranıyor, TC’de.

Kürtlerin hayatı, talana açık. Yok ediliş ve gasp gırla ama mahkemelerin kararı yok.

Ama, ırkçı-dinci rejimde görevleri var:

Yaşı kemale varan tüm erkekleri, askerlik görevi bekliyor. Askerdeyken herkes "Mehmetçik"tir, hatta Kürtleri "payelendirme" ile Türktür. Ancak askerlikten önce olduğu gibi sonrasında da, eğer hizmet eri değilse "terörist"tir.

Hatta, camiye gittiği zaman, namazın ardından imamın yakarısını tekrarlayarak kendisi için "kahrol" ardından da "amin" demekte. Böylece, kendi kendini kahreden ilk dünyalı olmakta…

Ayrıca her Kürt, doğduğu andan itibaren doğrudan ya da dolaylı yoldan vergi ödemekle görevli. Karşılığını asla göremeyeceği için, askerlik angarya ise bu da doğrudan haraç vermedir.

Ödevlerine karşılık aldığı hiç bir hizmet yoktur. Sözü de edilmez. Üç kişi bir araya gelip sokakta, "hani ya benim hakkım" dediği takdirde, anında terörist olur. Teröristin hakkı ise kurşundur…

Devlet eliyle öldürülmüşleri, topluca katledilmişleri gömmek, Kürtler için hak, en dokunulmaz insani değer olan ölüye saygı ise geçerli değildir. Toprağa gidene saygı gösterimi, Türk-İslam Faşizmine göre, Kürtler için suçtur. Bu suçun cezası da anında ve yerinde coplanmak, zehirli gazlarla tütsülenmek, kurşunlanmak, sağ kalanları tutuklamaktır.

Ölüye saygısızlık, Faşizmin kendine yakışan yüceliğidir, çünkü…

Demem o ki, Magna Karta’dan 803 sene sonra, şehirler, köyler yıkılıp yangına verilirken, tankların (panzer) paletleri altında ezilen, bombalarla parça, tike edilen, yakılarak bedenleri bir avuç küle dönüştürülenlerin, geride kalan sevdiklerince, toplumsal adaba uygun gömülmesi de suçtur.

"Türk kardeş", insan bu tavra kör bakar. Uzaklarda acı çeken Filistinli için yas tutar, ama ödediği vergiden hapur-hupur yediği Kürde yapılanlara dönüp bakmaz. Tersine, çok Kürt öldürdüklerini müjdeleyen Erdoğan’a oy vermeye koşarlar "Tırko-Faşizmo" kesimler.

Yeri gelmişken, Kürtleri kırma ve ötelerde kalan ülkelerini fethetme harcamaları yüzünden, Tırko-Faşizmo kesimler de açlık ile sefaletin kıyıcığında, bugün. Kimi iflas ediyor. Kimileri kederden intihara gidiyor. Kimileri de işine, dükkanına kilit vuruyordu.

Ancak, yer yüzünün tek ve son garabeti olarak kimse, diktatörün lüks içinde debelenen harcamaları, sülalesi boyunca paraya, mala mülke kesilmelerine yüz buruşturmuyor. Tersine, götürülenlerle mutlu bu kesim.

Onlar mutlu insanlar manzarası çize dursun, koyunlar bile dar yere sıkıştırılıp özgürlükten yoksun ve aç bırakıldıklarında, canlılara has refleks ile meleyerek tepki gösteriyorlardı. Ama Türk halkı sessizdi. Çoğunluk bir garip garibanlıkla, yoksullaşıp yoksunluğa sürüklendikçe mutlu Türk olarak gülümsüyor, yiyen, götüren "reizleri"ni alkışa çıkıyorlardı…

Öte yandan, insani ses veren Kürtlerin dışında, Osman Kavala kimsenin, hatta tutuklayanların bile bilmediği sebepten tutukluydu. Şu sıralar gezegenimizin en çok okunan yazarı olan Ahmet Altan ve kardeşi Mehmet Altan hayali tehlike yaratarak Anayasayı çiğneme gerekçesiyle, hayatlarının parantezini kapayana kadar hapishanede tutulma cezasına mahkumdu. Bir diğer yazar ve gazeteci Can Dündar, Cumhurbaşkanı sıfatını da taşıyan biri (Erdoğan) tarafından ajan olarak dünyaya ilan ediliyordu.

Erdoğan’ın yaratıcıları arasında da yer alanlardan Nazlı Ilıcak casustu…

Çünkü, Magna Karta ruhunun bile ölüm kuyularına gömüldüğü topraklarda, diktatörlük koalisyonu, benzeşinden başka kimseye nefes aldırtmıyordu.

Bu koalisyonun kökleri ed bir başka dinci-ırkçı oluşum olan fetihçi maceraları ile Osmanlı imparatorluğunun sonunu getirmiş İttihat ve Terakki’ye dayanıyordu. Recep Erdoğan liderliğindeki günün koalisyonu ise Atatürk gardrobunun bekçileri Kemalistlerden, Ergenekon tapınakçıları, Kızılelma yolcuları veya Avrasyacı olarak adlandırılan militaristlerle, El Kaide’nin de yaratıcısı olan Mısır çıkışlı Müslüman Kardeşler çetesinin TC’deki kolu AKP’den oluşuyordu.

TC’de bütün insanların hayatı, genel anlamda nizam ile intizam, Türk-İslam Faşizmi denilen bu koalisyonunun disiplinine tabiiydi.

Mesela 10 bin Kürt, bu disipline aykırı düşüyor diye zindandaydı. "Bütün hırsızlar, elleri kan kızıl kızılelmacılar, Ergenekon masalcısı talancılar, dinci yalancılar, talancılar birleşiniz deseydi" Kürt siyasetçiler, bugün içerde olmazdı. Asla ölümlü cezalılar olmazlardı. Can Dündar sürgünde, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Osman Kavala ve Nazlı Ilıcak da…