İrlandalı yazar Samuel Beckett’ın ‘Godot’yu Beklerken’ adlı oyunu 5 Ocak 1953 yılında Paris’in saygın tiyatrolarından Babylone’da görücüye çıktığında sanatçıya iltifat bahsinde epey bonkör kabul edilen Fransız seyircisi nezdinde deneysel tiyatronun yeni örneklerinden biri olarak kabul görmüştü sadece. Tıpkı ismi gibi kurgusu da tuhaf olan bu avangard oyunun galasında bulunma ayrıcalığına sahip olanlar o günlerde edebiyat ve drama tarihinin sıradışı anlarından birine tanıklık ettiklerini çok sonradan öğreneceklerdi.

Evet, geçen yıllar içerisinde ‘Godot’yu Beklerken’ tümcesi ulusal sınırları aşıp yeryüzünün belli başlı dillerinde ‘nedensiz ve beyhude bekleyiş’ fiilinin çarpıcı alegorilerinden birine dönüştü bir anlamda. Bu eşsiz oyunun zaman ve mekan dışı iki baş kahramanı Vladimir ve Estragon ise ortak sanatsal hafızamızın birer simgeleri artık. Tıpkı Don Quijote, Oblomov, Raskolnikov, Stephen Dedalus, Bazarov, Anna Karenina ya da Gregor Samsa gibi.
Godot’nun Paris’te çekingen bir edayla seyirci karşısına çıkmasının 60. yıldönümünde Britanya kültür-sanat ortamında ‘neden hala Godot’yu bekliyoruz?’ türünden enteresan yazı ve değerlendirmeler yer aldı. Kimi tiyatro eleştirmenleri oyunun felsefi arka planına odaklanırken, bazı yazılarda oyunun, tiyatro-dışı okura biraz sıkıcı gelebilecek, teknik kurgusu üzerine önemli analizler öne çıktı. Ancak BBC’den Sean Coughlan’a konuşan Samuel Beckett’ın eski dostu Prof. James Knowlson’ın değerlendirmeleri hem tutkulu Beckett hayranları hem de eleştirmenler açısından en fazla ilgi çekeniydi herhalde.
Reading Üniversitesi bünyesinde faaliyet yürüten Uluslararası Beckett Vakfı’nın kurucularından olan James Knowlson, Beckett’ın resmi biyografi yazarı aynı zamanda. Vakıf bu yılın nisan ayında Beckett ve Godot’yu Beklerken üzerine bir dizi akademik seminer ve konferans düzenleyecek. Ünlü yazarın hem öz yaşamına hem de yapıtlarına ilişkin çok geniş bir kolleksiyona da sahip olan Beckett Vakıf’ın zengin arşivi Knowlson’ın on yılları bulan titiz araştırma ve çalışmalarıyla oluşturulabilmiş. Knowlson’ın bir diğer özelliği ise Beckett’ın hayatta kalan ender dostlarından biri olması. O yüzden Beckett’ın dünyasına dair söyledikleri sadece edebi-magazin bağlamında değil akademik literatür anlamında da büyük önem taşıyor.  Knowlson’a göre, sonu ve başı açık uzun cümlelerden, abartılı hareket ve vurgulu repliklerden çok, kesik cümlecik kırıntılarının, içe dönük pasif jestlerin ve eksiltili mimiklerin öne çıktığı bu aykırı oyunu izleyici nezdinde dayanıklı ve ölümsüz kılan şey kurgusundaki ‘muğlaklıkla’ açıklanabilir biraz da: Yani oyunda ima edilenler ya da söylenmemiş söz ve cümleler doğrudan ifade edilenlerden çok daha fazlasına tekabül ediyor. Beckett’ın dostu, oyunun zamanı ve mekanı aşan yapısı ve oyundaki her türden yoruma açıklığı ise şu sözlerle ifade ediyor: “İnsanlar bu oyunda ne okumak istiyorlarsa onu okuyabiliyorlar.”
Bu yorum açıklığı Godot’yu Beklerken’e evrensel bir ‘yerellik’ katan temel unsurların başında geliyor aynı zamanda. Sean Coughlan’ın ifade ettiği gibi oyun 1990’larda bombardıman altındaki Saraybosna’da oynandığında uzaklardan gelecek bir barışı ifade ediyordu; Güney Afrika’daki gösteriminde ise Apartheid (ırkçı) rejimine karşı verilen mücadelenin sonunda ulaşılacak bir özgürlüğü imliyordu biraz da. Kurgudaki bu politik yorum açıklığını Kürdistan’dan Filistin’e, Tamil ülkesinden Çeçenistan’a özgürlük ve barış bekleyen bütün halkların kırgın ruh coğrafyasına uyarlamak pekala mümkün. Çünkü, “Hiçbir felaket ya da sivil savaş kendi Godot’su olmadan bütünlenmiyor.”
Tabii bu çağdaş kara-epik sadece toplumsal-politik bağlamda değil, dünyanın herhangi bir yerinde çaresizlik içinde birşeyler bekleyen modern bireyin trajik öyküsü ekseninde de aynı anlam genişliğini barındırıyor içinde. Örneğin Godot’yu Beklerken’in en ilginç alımlanma biçimlerinden biri 1950’lerin sonunda California’daki San Quentin cezaevindeki gösteriminde ortaya çıkacaktı. Mahkumlar oyunda kendi gerçek yaşam öykülerinin anlatıldığını söylüyorlardı.
Beckett uzmanı Prof. Knowlson oyunun en güçlü noktalarından birinin ise izleyicide oluşturduğu görsel çağrışım olduğunu belirterek, Beckett’ın etkileyici fotografik çağrışımlarının bir tür görsel-edebiyat yarattığına dikkat çekiyor. Oyundaki sinematografik özelliklere vurgu yaparak, Beckett’ın resim sanatına olan derin ilgisi ile oyunları arasında doğrudan bir bağ olduğu tespitinde bulunan ünlü yazarın dostu, “Beckett tutkulu bir şekilde resim sanatıyla ilgiliydi, bu ilgi sadece ressamları sevmesi anlamında değildi, 17. yüzyıl Hollanda resim sanatı konusunda gerçek bir uzmandı” diyor.
Becket’ın resim ilgisinin Godot’yu Beklerken’in birçok sahnesinde canlı bir şekilde kendini dışa vurduğunu ifade eden Knowlson, usta yazarın drama yeteneğini hakkıyla anlamak için onun bu yönünün daha fazla irdelenmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Birçok edebiyat eleştirmenine göre Beckett’e Nobel Edebiyat Ödülü kısacık oyunu Godot’yu Beklerken sayesinde verildi. Ancak yaşadığı dönemde Beckett kadar objektiflerden uzak yaşamış Nobel’li başka bir yazar daha yok herhalde. Yazmak ve yalnız kalmak dışında ender hobileri olan bu aykırı yazar sadece ürünleriyle okurların gündemini meşgul etti her zaman.
Arkadaşı Prof. Knowlson, Godot’yu Beklerken’e ilişkin değerlendirmesini, İrlandalı edebiyat dehasının kendisine anlattığı tatlı bir anektodla noktalıyor.
Beckett Paris’ten Londra’ya gelmek için uçağa biner. Kapılar kapanıp uçak kalkışa hazırlandığı sırada, Beckett şöyle bir anons duyar: “Kaptan Godot, uçağa hoşgeldiniz.”
Evet, Godot altmış yaşında artık. Muğlak bir umudun gençlik günlerini epey geride bırakmış olsa da, çaresizliğin ebedi yüzyılında beklenmeyi fazlasıyla hak ediyor hala...

ahmetmirzan@gmail.com