James Joyce, birçoğu dönemin muhafazakar ahlak ölçütlerine göre epey müstehcen bulunan öykülerini topladığı Dublinliler adlı ilk kitabının savunması bağlamında yayıncı Grant Richards’a gönderdiği mektupların birinde, karaladığı metinlerin yeryüzünde henüz hiçbir yazar tarafından sanatsal düzlemde temsil ve takdim edilmemiş kadim bir şehir hakkında; Britanya İmparatorluğu, Roma Katolikliği ve Antik Avrupa kültürü gibi üç farklı medeniyetin harmanladığı Dublin’in gerçek hikayatı üzerine olduğunu ifade ediyordu.

Ulusal temsil sorunsalını yazarlık misyonunun temel önceliklerinden biri olarak gören genç Joyce’a göre yazdığı gelenek-dışı öyküler moral tarihi bağlamında İrlanda’nın ruhsal kurtuluşunun ilk basamağını teşkil ediyordu. Bu meşakatli sanatsal temsil ve ruhsal özgürlük kavgası ise dar bir taşra edebiyat anlayışı, tutucu bir ahlak nosyonu ve o güne kadar süregelen yerli malı anlatı teknik ve biçimleriyle gerçekleştirilemezdi.
Sürgünlük halinin etik ve estetik bağımsızlığın kurucu pathosu olduğuna inanan Joyce, 1904 yılında, yaşamı boyunca 'küs’ kalmak için her zaman çocukça gerekçeler üreteceği, imgesel vatanı Dublin’i terk etti.
Eugene O’Brien "James Joyce ve W.B Yeats’in Yazdıklarında İrlandalı Kimliği Sorunu" adlı kapsamlı doktora çalışmasında bu gönüllü sürgünlük girişiminin arkasındaki entelektüel güdünün kaynağını, Joyce’ın İrlandalılık kimlik ve imgesini "ötekinin"; ev halkından olmayanın gözünden ve aynasından görme arzusunda aramak gerektiğini vurgular.
Joyce’ın 'taşralılık’ nosyonunun karşısına 'kozmopolitiklik’ vizyonunu dikerek edebi kimliğini W.B. Yeats, Lady Gregory, Synge ve Edward Martyn gibi 'Yeniden-doğuşçu’ milli yazarlardan belirgin çizgilerle ayırdığına dikkat çeken akademisyen Seamus Deane ise, bu uyumsuz İrlandalı’nın Dublin’i terk ederek profesyonel bir sürgüne dönüştüğü ancak mecazi anlamda hiçbir zaman "evini" terk etmediği tespitinde bulunuyor.
Evet, James Joyce 58 yıllık ömrüne sığdırdığı öykü, tiyatro oyunu ve romanlarında doğup büyüdüğü şehri, çağdaş bir Babil Kulesi gibi, yeni baştan inşa etmeye girişti bir anlamda. Seamus Deane, Joyce’ın da tıpkı Oscar Wilde ve Bernard Shaw gibi aslında 'İrlandalı’ değil 'Dublinli’ bir yazar olduğunu ifade ederek, yazarın şehriyle kurduğu gelgitli duygusal ilişkinin yapıtlarındaki merkezi yerini hatırlatıyor.                               

Roman kahramanlarının izinde
Dublin, bu anlamda, Avrupa başkentleri arasında yazarının iltifat ve lütfundan en fazla nasiplenmiş şehirlerin başında gelir. Dublin’i kültürel düzlemde Paris, Roma, Berlin ya da Londra’dan ayıran tarihsel ve milli özellikler gün geçtikçe silikleşse de, söz sanatlarının hayırsız bir aşınmaya uğradığı globalleşme çağında adına 'edebiyat turizmi’ diyebileceğimiz entelektüel bir endüstriye ev sahipliği yapması güncel kimliğine tarihsel bir özgünlük katıyor olsa gerek.
Her yılın 16 Haziran'ında dünyanın dört bir yanından farklı ırk, din, dil ve uluslardan yüzlerce 'edebiyat hacısı’ Dublin’de buluşarak İncil’den sonra üzerine en fazla yorum, değerlendirme ve eleştiri yazısı yazılmış bir romanın derinliklerine; Joyce’ın Ulysses’inin başkahramanı Leopold Bloom’ın ruhsal dünyasına tiyatral bir yolculuk yapıyorlar.
James Joyce’u ve edebi mirasını anmak amacıyla düzenlenen 'Bloomgünü’ (Bloomsday) İrlanda’da 1954 yılından bu yana kutlansa da, festivalin kökleri yazarın Paris konukluğu günlerine kadar gitmektedir. Her geçen yıl daha beynelmilel bir çehre kazanan festivale kaynaklık eden 16 Haziran gününün ise çok özel bir anlamı var.
1922’deki ilk versiyonu 704 sayfa, 1984 yılından sonraki yeni basımları ise, kitap boyutuna bağlı olarak, yaklaşık 1000 sayfayı bulan Ulysses, 16 Haziran günü sabah saat 8’den başlayarak gece saat 2’de nihayetlenen baş kahraman Leopold Bloom ve yardımcı karekterler Stephen Dedalus ile Molly Bloom’un sıradan bir gününü bilinç-akışı tekniğiyle merkeze alarak, okuru Dublin sokak, pub ve kulelerinde, Carl Jung’ın deyişiyle sıkılma duyumuzun sınırlarını test edercesine, monoton bir gündelik hayat yolculuğuna çıkarıyor.
Yazarın edebi külliyatını korumak ve geliştirmek amacıyla çalışmalar yürüten James Joyce Merkezi romanın özellikle 16 Haziran’da geçmesinin simgesel nedeninin Joyce’ın kişisel tarihinin dönüm noktalarından biri kabul edilen romantik bir izdivaçla bağlantılı olduğuna inanıyor. Merkeze göre, Joyce ile ilerde eşi olacak Nora Barnacle’nin ilk ciddi flört ve ilişkileri o gün başladı. 1904 yılının 16 Haziran günü Nora ile resmen 'çıkmaya’ başlayan Joyce, daha sonra o günü anarken Nora’ya şunu söyleyecekti: "O gün beni adam ettin." Merkez, ayrıca 1904 yılının 16 Haziran günü dünyanın farklı bölgelerinde meydana gelen kimi sansasyonel olayların da (Finlandiya’da, Rus valisi Nikolai Bobrikov’un bir suikaste kurban gitmesi, General Slocum gemisinin New York yakınlarında batması sonucu Alman Lutheryan cemaatine mensup çoğu kadın ve çocuk bine yakın yolcunun ölmesi, Rusya ve Japonya’nın o günlerde savaşın eşiğine geldiğini duyuran gazete manşetleri vb.) yazarın romanına bu günü seçmesinde etkili olmuş olabileceğini vurguluyor.        
Joyce’ın çağımızın edebiyat fetişlerinden birine dönüşen romanına o günü seçmesinin gerisindeki kişisel ve toplumsal nedenlere ilişkin yapılan yorumlar kaçınılmaz olarak yanılma riski, payı taşısalar da, 16 Haziran tarihinin daha uzun yıllar Dublin’in 'milli gün ve bayramlar’ takviminde seküler bir azizin anma törenini imleyeceğine kuşku yok.

Joyce kanonunun geleceği
Bu yılki 'Bloomgünü’ öncesinde yaşanan birkaç olay ve gelişme ise Joyce efsanesine taze öyküler katacak türdendi. Festivale iki gün kala İrlanda merkezli küçük bir yayınevinin James Joyce’a ait daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış on bölümlük kısa bir metin keşfettiklerini duyurması hem yazarın hayranlarını hem de eleştirmenleri epey heyecanlandırdı.
1923 yılında Ulysses’in yayınlanmasından bir yıl sonra kaleme alındığı belirtilen metnin Joyce kanonuna nasıl eklemleneceği henüz net değil. Joyce üzerine çalışan kimi akademisyenler 'Finn’s Hotel’ adlı metnin yazarın son romanı Finnegans Wake’e ait olabileceğini söylerken, Danis Rose ve Anastasia Herbert gibi Joyce uzmanları bunun mümkün olmadığını; çünkü bulunan metnin 1923 yılına ait olduğunu, Finnegans Wake’ın ise 1938’de tamamlanıp yayınlandığına dikkat çekiyorlar. Rose ve Herbert’e göre bir yazarın 15 yıl sonra yazacağı bir romanın konu ve temasını bu kesinlikte tahmin etmesi mümkün değil. Bu değerlendirmeye karşı çıkanlar ise konu Joyce olunca bu tür mantıksal imkansızlıkların hükmümün ortadan kalktığını dillendiriyorlar.
Bulunan metin etrafındaki hararetli tartışmalar sırasında Joyce kanonunun geleceğine ilişkin kimi kaygılar da dillendirilmeye başlandı. Eleştirmenler 2011 yılında James Joyce’ın yapıtları üzerindeki yasal telif hakkı uygulmasının sona erdiğini hatırlatarak, önümüzdeki dönemde Joyce’a ait olup olmadığı kuşkulu kimi metin ve karalamaların da yayınevleri tarafından basılarak piyasaya sürülebileceğine dikkat çekiyorlar. Bunun yazarın ününe ve efsanesine zarar verebileceğini düşünen Joyce uzmanları, bu tür metinlerin yayımı konusunda epey dikkatli olunması gerektiğini vurguluyorlar. 2004 yılında Joyce’a ait olduğu iddia edilen üç metin Paris’te bulunmuştu. Yayıncılar ile eleştirmenler arasında cıngar çıkarma potansiyeli hayli yüksek bu dağınık metinlerin de önümüzdeki günlerde okuyucuyla buluşması bekleniyor.

Ulysses'i parayla onurlandırmak
Bu yılki festival kulislerinde Joyce tutkunlarının gündemini meşgul eden orta ölçekli skandallardan biri de İrlanda Merkez Bankası’nın geçtiğimiz Nisan ayında Joyce’ın onuruna bastırdığı banknotlarda yer alan Ulysses’ten alınma kısa bir alıntının, talihsiz mi, yoksa kasıtlı mı olduğu pek anlaşılamayan, minik bir gramer hatasına kurban gitmesiydi herhalde.
Bir yazarın adı paraya basılır mı basılmaz mı etik ve estetik tartışması bir yana, bankanın bir yüzüne Joyce’ın gravürünü diğer yüzüne ise Ulysses’ten kısa bir cümle yazdırdığı banknotlarda bir bağlacın yeri değişivermişti. Bu değişiklik Ulysses’ten alıntılanan tümceyi orjinal anlamından bir parça farklı kılıyordu. Ancak banka kimi eleştirilere rağmen, 10 Euro’lık gümüş banknotları piyasadan çekmeyeceğini duyurarak, "tasarımın yazarın yazınsal metninin orijinal temsiline değil sadece artistik bir temsiline dayandığını" savundu. Bu olay Joyce gibi devrik cümle tutkunu, zor yazarlardan alıntı yapmanın ateşten gömlek giymek anlamına geldiğini bir kez daha göstermiş oldu.
James Joyce efsanesi etrafında son dönemlerde alevlenen bir diğer polemik konusu ise yazarın yapıtlarının LiberateUlysses grubu tarafından Twitter’a taşınmasıydı. 2011 yılında Ulysses romanı bazı Joyce hayranları tarafından Twitter ortamına adapte edilmişti. Ancak bu yılki etkinlikler sırasında yeni bir tartışma daha vardı. 'Ulysses Twitter’la Tanışıyor’ projesine imza atan grup, Twitter’da Ulysses’ın kahramanları adına hesaplar açarak karekterlerin bellek egzersizlerini elektronik duvara aktarma yönünde bir girişim başlattı. Bazı Joyce uzmanları bu tür projelere temkinli yaklaşsa da, romanın daha geniş bir okur kitlesiyle buluşacağını dile getiren projenin yaratıcıları Bloom’ın bilgeliğini ve aforizmalarını dijital araçlarla dünyanın her köşesine yayma konusunda kararlı görünüyorlar. Böylece önümüzdeki yıllarda sanal ortamda kullanıcıların ortak katkısıyla Joyce’ın her roman kahramanın kendi biyografik romanını yazmasına da tanık olabiliriz. Edebiyat eleştirmenleri Ulysses’in aforizma kaynağı bir madene dönüştürülmesinin ciddi bir edebi kirlilik ve bayağılığa yol açacağı uyarısında bulunsa da sosyal medya ve elektronik-kitap çağında bu tür farklı arayış ve projelerin yaygınlaşması kaçınılmaz görünüyor.
Fanatik Joyce hayranlarının çağımızın güncel deyimler sözlüğüne kazandırdığı en provokatif deyim ve sınıflandırmalardan biridir herhalde: "Dünyada iki türlü insan vardır; biri Ulysses’i okumuş olanlar, diğeri okumamış olanlar." Joyce üzerine onca laftan sonra, Ulysses okumamış bedbahtların kışlağında artık duramam diyorsanız; en yakın kitabevine girip hayatınızın ilk 'Ulysses’ini edinin derim. Kitabın ülkelere göre yerel fiyatı muhtelif, vaat ettiği macera ise yeryüzünün her yerinde aynı: Belleğin harikalar diyarına bitmeyen bir yolculuk...  

ahmetmirzan@gmail.com