Kitabın kazançlı bir endüstri ürününe dönüştüğü kitle kültürü çağında, ‘en son hangi kitabı okudunuz’ sorusu bile kimi zaman masumiyetini yitirmiş vulger bir önermenin kendisine dönüşebilir.
Evet, bugün dünyanın büyük kitapevlerinin en gözde reyonları okumakla yükümlü kılındığımız ‘son çıkan popüler kitapların’ işgali altında. Bu işgal, son yıllarda tatlı eş dost sohbetlerimizin kutsal topraklarında da ayak seslerini daha bir etkili hissettiriyor.
Zamanında okunmamış, ıskalanıp atlanıverilmiş “eski” kitapların yasını tutanların sayısı günden güne azalıyor çevremizde. ‘Benim favori yazarım’, ‘Benim başucu kitabım’ türünden tutkulu tümceleri daha seyrek duyar olduk. Herkeste bir telaş; zaruri bir öğün atlamış olmanın manevi açlığı...
Bu telaş ve gecikmişlik hali, evrensel okur kardeşliği dediğimiz ruhsal algı dayanışmasını da ortadan kaldırıyor bir bakıma. Kitabi sohbetlerimizin içrek dili, gittikçe dönemler ve kuşaklar arası ‘etnik’ ve ‘sınıfsal’ bir bölünme sürecini yaşıyor sanki.
Evet, bir yanda hayatını okunmamış/okunamamış kitaplar kataloğuna çeviren hayli seçkin ve seçici okurun entelektüel mutsuzluğu, öte yanda ise önüne konan her “yeni” hurufat nesnesini iştahla tüketen popüler okurun hafif tıknazlığı...
1950’lerden bu yana Batı akademilerinde kitle kültürü tüketimi bağlamında ‘avam’ okurun popüler kitaba yatkınlığının ekonomik, politik ve kültürel nedenleri üzerine yapılan çalışmaların yekunu bugün orta halli bir sosyal bilim kütüphanesi oluşturacak hacime ulaşsa da, ‘seçkin’ edebiyat okurunun son yıllarda geçirdiği ‘metamorfoz’ üzerine odaklanan çalışmaların sayısı epey sınırlı sayılır.
Eğitimli elit okurun şahsi-özgün bir kimlikten tekdüze-kollektif bir kimliğe doğru geçirdiği evrimi en iyi gözlemenin ve anlamanın yollarından biri de son yıllarda Batı merkezli saygın edebi kurum ve dergilerin ya da ciddi gazetelerin hamarat bir seçiciler kurulu ordusuna ısmarladıkları “Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1000 Roman”, “Herkesin Okuması Gereken En İyi 100 Şiir Kitabı“ ya da “Bütün Zamanların En İyi 100 Öykü Kitabı” türünden diziler olmalı. Bu tür seçkiler artık uluslararası edebiyat ortamının zorunlu ritüellerinden biri kabul ediliyor neredeyse.
Uzmanların objektif kriterler gözeterek titizlikle hazırladığı iddia edilen bu tür listeleri ya da hazır okuma reçetelerini, özgür ve başına buyruk okurun erken ölümü olarak okumak da mümkün.
Bir zamanların, kendi bireysel mecrasında, ilgi ve meraklarının izini sürerken el yordamıyla hayatının ‘başucu’ kitaplarını keşfeden özne-okuru yavaş yavaş sahneden çekilirken, globalleşmenin alacakaranlığında beğenisi sıkı şekilde disipline edilmiş, biriciklikten yoksun ve edilgen yeni bir okur çağın ihtiyaçlarına göre yeniden dizayın ediliyor sanki.
Peki, her dilin kendi entelektüel ve sosyal dinamikleri üzerinden inşaa ettiği ulusal edebiyat kanonları günden güne hayırsız bir aşınma ve güç yitimi yaşarken, İngilizce, Fransızca ya da Almaca merkezli ‘evrensel-melez edebiyat kanonları’ yaratma girişimleri yeryüzünün farklı ruhsal iklimlerini eşit ve adil şekilde yansıtma gücüne gerçekten sahip olabilirler mi?
Önümde Guardian gazetesinin hazırladığı “Herkesin Okuması Gereken 1000 Roman” listesi ile listenin Almanya versiyonu kabul edilen “Harenberg: 1000 Kitabın Kitabı“ duruyor. Listenin Alman versiyonu faklı uluslar ve dillerden kitap seçerken daha bir cömert ve dengeli davranmışa benziyor. Guardian’ın listesinde ise İngilizce ve Anglo-Sakson dünyanın ağır hakimiyeti göze çarpıyor. Bin roman arasına Türkçeden girmeyi başaran kitap sayısı sadece iki: Yaşar Kemal’in İnce Mehmed’i ve Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sı. Koca Arap dünyasından ise sadece Necip Mahfuz bir romanı ile yer bulabilmiş.
Gazete her ne kadar listenin tanıtım yazısında ‘en iyi romanlar’ ya da ‘favori romanlar’ listesi oluşturmadıklarını vurgulasa da, ‘Herkesin Okuması Gereken 1000 Roman’ gibi buyurgan ve iddialı bir başlık orta halli entelektüel okur üstünde belli bir kültürel egemenlik kurmaya yetiyor zaten. Evet, uluslararası “roman IQ’nızı” ölçmek istiyorsanız bu listeyi mutlaka taramanız gerekecek. Listede, okuduklarınızın oranı okuyamadıklarınızın oranının onda birine ya da altına takabül ediyorsa ve yaşı benim gibi biraz geçkinlerdenseniz, nedensiz kitabi mutsuzluğunuza yeterli bir gerekçe oluşturmuşsunuz demektir.
Peki devasa bir kitaplığın önünde, sırtını bize dönmüş onlarca harika kitap ve sayısız yazar ismi karşısında, o an okumayı gerçekten arzuladıklarımız ile ömrümüzün şu anına kadar miskince erteleyip de okuyamadığımız, ama mutlaka okumuş olmamız gereken ve okumadığımız sürece bizim için sonsuza dek “yeni” kalacak olan kitapların ruhumuzda yarattığı o can sıkıcı gerginliği neyle açıklayabiliriz?
Eleştirmen Andrew Gallix Guardian Blog’taki “Okunmamış ve Okunamaz” başlıklı keyifli yazısında çağdaş okurun bu entelektüel çıkmazını ya da azabını “Hayatımızı okunmamış kitaplarla ölçüyoruz” şeklinde özetliyordu. Rönesans adamı ve kadını kendi döneminde basılan, sayısı hayli sınırlı, önemli kitapların çoğunu okuyacak hem vakte hem de nakite sahipti. Dijital baskı çağının okuru bu olanaktan yoksun. Bu yoksunluk hali sadece vakitsizlikten kaynaklanmıyor elbette. Her yıl dünya ölçeğinde farklı türde yüzbinlerce kitap basıldığı düşünüldüğünde ölümle yazgılı bir faninin kısacık ömrüne sığdırabileceği metinler konusunda epey kuşkucu ve seçici davranması gerekiyor. Gallix yorumunda haklı: Robert Musil, Niteliksiz Adam romanındaki kütüphaneciye kitapların sadece ‘başlıklarını’ ve ‘içindekiler’ kısmını okutarak, kültürün seri üretim çağında basılan her kitabı okumanın imkansızlığını anlatıyor biraz da.
Hız çağında ara ya da ana öğün kaçırmamanın imkansızlığı, modern okura bambaşka bir imkanın kapılarını da aralıyor aslında: Sonsuza dek “eski” kitapların yaşlı ve bunak kurdu olarak kalmanın nostaljik keyfi... Çünkü günü kurtarmak için okunan kitaplar ile bütün bir yaşamı günün hükmünden kurtarmayı mümkün kılan kitaplar arasında yaptığımız seçimlerdir biraz da okur kimliğimizin niteliğini belirleyen şey.
Başa dönersek, Guardian’ın hazırladığı türden ‘melez edebi kanon’ listelerinin muhtevasını Edward Said’in eleştirel bakışıyla okumak post-kolonyal eleştiriye bayağı malzeme sağlayabilecek türden görünüyor. Bu tür listelerin teknik anlamda seçim süreçleri ve kalite sorunu ise başka bir yazının konusu: Evet, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ İstanbul’un eski bir matbasının rutubetli bodrum katında henüz mürekkebinin kurumasını beklerken, roman IQ’mızın Orhan Pamuk’un ‘Benim Adım Kırmızı’sı ile ölçülmeye kalkışılmasından söz ediyorum...
ahmetmirzan@gmail.com
AHMET ATAŞ: Okuyamadığımız kitapların mutsuzluğu