Aydınlık bir el yazısını buruşturan
Ey son taksitlerini yatıranların kentindeki okuyucu!
Her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı"
Ece Ayhan
Türkiye Siyasal İslamcılığı bugünlerde şehrimize yeni bir molla cinsi göndermiş. Hutbe ve lakırtısı eski: "Rojava’da katliam yok ey ahali!"
Halep’te ortanca oğlunun başsız bedenini evinin bahçesine gömen Kürt anne masumca soruyor yine de: "İmam efendi, oğlum ahirette başsız mı dirilecek?"
Ekrem Dumanlı’dan çıt yok. Yeni Şafak, karartma vakitlerinde. Özgür-Der Diyarbakır’dan, Van civarlarından yoldaşlarına selam çakıyor; 'Yeryüzü’ karanlığının prensi Burhan Kavuncu yeniden sahaya inmiş. Sabah’ı Akşam’ı, Akit’i Milli Gazetesi tek ses, tek yürek. Devletlülerinin gözde Star’ı ise çölün kelle avcılarıyla yapılmış çok özel bir röportajı dercediyor: "Biz sadece PYD’ye karşı savaşıyoruz!"
İnandık ve biat ettik! Öyle mi?
Elbette değil, abiler! Biz sizi Batman’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Kızıltepe’de ensemize ustaca sıktığınız kurşunlardan tanıyoruz!
Ergenekoncu şeflerinizin refakatinde mazlum bir halkın evlatlarına karşı icra ettiğiniz o kutsal cihat günlerinizden.
Adınız bazen Türk, bazen Kürt, bazen Çeçen, bazen Arap ama soy kütüğünüz aynı.
O yüzden bilenler bilmeyenlere, davulun en tok sesiyle duyursun: İnfiratçıdır Türkiye İslamcısı; orta irfan, düşük vicdan, bir tuhaf hacıyatmaz.
Kalbi mazlum yakın kavimlere karşı ses geçirmez hisarlar; uzak koloni halklarına dönük hassas duyargaçlarla örülmüştür.
Sömürgeciliğin postalları altında çiğnenen 90’ların Cizre’sinde, Ulu Camii abdesthanesinde hayalarını kaşırken Mescid-i Aksa'ya gözyaşı döker.
Biraz sulu gözlü ama kasıtlı miyoptur; ne ki Ehmedê Xanî’nin sızısını İbni Sina gözlükleriyle bile okuyamamıştır.
Beynelmilel ve hayli protesttir meşrebince.
Batman’da kitlesel Bosna nümayişleri düzenler örneğin; bayrak elde, çölün eski harfleriyle hurra!.. Davranın yeniçeriler; ölü bir imparatorluğun son Balkan seferlerine!
Maveraünnehir padişahı sanır kendini Türkiye İslamcısı.
Kılıç kında gezer o yüzden, Rojava’da ve Qamişlo dolaylarında.
Kürt vatanında "çocuk çocuk içinde" yeşerince buyurgan ve ne çok hiddetlidir: Nankör! Sen benim müstemlekem değil miydin?
Külhanbeyidir icabında Türkiye İslamcısı. Atlaslarda yerleşecek kutlu bir toprak arayan göçebe bir devrimin görümlük haracını isteyecek kadar mafyavari.
Ama korkaktır da Türkiye İslamcısı.
Yavrusunun ölü bedenini gizlice emziren Serêkaniyê’nin devrimci kadınlarından ödü patlar.
O yüzden "Ne yapsak, ne etsek de Rojava güneşini karartsak", diye orta akıl erdirmişliğin kirli kuramını üretiyor bugünlerde.
Görüyor ve kutsal kitaplardaki kadar tırsıyor.
Baksana! "Halk kendi sürecini kendi yaratmak üzere ırmak ağızlarında toplanmaya başlamış, deltalarda yatıyor çoluk çocuk..."
Epey tiyatraldır da Türkiye Siyasal İslamcısı, hakkını yememek lazım.
Mazlumiyet oyununun değişmez orta oyuncusudur her daim.
12 Eylül’ün uzun kış mevsimini cemaat yurtlarının sıcak ve güvenli kantinlerinde yitirilmiş zalim bir imparatorluğun iktidar zamanları üzerine duygusal etütlerle geçirmiştir mesela.
Besili ve tıknazdır özgüvenden yana. Sosyalist solun cesedi üzerinden semirtilmiştir seküler generallerin elleriyle.
Ne ki enteleküel bir auradan yoksundur. Molla ile iktisatçı arası bir mühendis tahayyülünün malikidir en fazla.
Ama "devlet ve tabiat dersinde" kabiliyetlidir de: Toplumun tutucu eğilimleri üzerine profesyonel bir meslek ve bacasız bir endüstri inşa edecek kadar.
Tarihe yetişme bahsinde hep telaşlıdır. Postnişin makamına terfi etmek için çilesini tamama erdirme sabrı gösterememiştir bu yüzden.
Sol cebinde sinsi bir Hizbul-kontra tetikçisi, sağ cebinde ırkçı bir Ömer Seyfettin öyküsüyle volta atarken, kazara Ali Şeriati okumuşluğu da vardır hani.
Mağdur olduğu için değil, mutlak muktedir olmadığı için vaveyla koparır çoğu zaman siyaset arenasında.
Kemalist elitle cıngarı, birbirinin tersi olma konumundan ileri gidemeyen Hacivat ile Karagöz’ün seyirliği tadındadır bu yüzden. "Anadolu ve Rumeli beylerbeylerinin ağız dalaşını" ahaliye adalet kavgası diye yutturur yine de.
Batılı emperyal dostlarıyla flört günlerinde Magna Carta’ya romantik mersiyeler düzecek kadar sekülerdir de Türkiye İslamcısı. Atalığının şatafatlı tahtına kurulunca Medine Vesikası’nı yırtıp atacak kadar da nobran ve softa.
Arkaik vicdan ile güncel cüzdan arasında sıkışmışlığın Doğu usulü flu bir resmidir biraz da Türkiye İslamcısı. Anti-kapitalist müslümana nefretinin, ateiste nefretinden katmerli olması boşuna değil.
"Kafasının kayıtlarını yanık saraylara yaptırmaya alıştığı" için inanç nosyonuyla ilişkisi müphem bir fetih konseptinin ötesine geçememiştir Viyana seferinden bu yana. "Suriye mantığını" kavrayamamışlığının nedeni de bu olsa gerek.
Doğu’da vicdan kimi zaman akıl; akıl ise kimi zaman vicdan işlevi görür. İkisinin aynı anda zayi olduğu yerde kalp, ''küt faşizm, küt infiratçılık atmaya" başlar.
Türkiye Siyasal İsamcılığının gelip dayandığı ahlaki sınır tam da budur. O yüzden bugünlerde devletlülerinin kanlı ganimet gemisini ilk terk edenler sadece bir büyük günaha bulaşmaktan kurtulmayacaklardır, belki de geleceğin çağdaş müslümanlık anlatısının erdemli aziz ve alimleri olacaklardır.
Çünkü tufan suları geri çekildiğinde kesik başlı ölüler kıyılara vurarak "Rojava’da katliam yok propaganda var" diyen zevatın yakasına mutlaka yapışacaktır. Bu iyice biline, abiler!
Rojava’da birilerinin kirli günbatımı yaklaşırken, kadim bir halkın çok eski, çok beklemiş, soylu şafağı yükseliyor. Öyleyse bize düşen, hep bir ağızdan, Ece babanın gür sesiyle:
"Yort Savul, Yort Savul", Celadet Bedirxan’ın sebileri Akdeniz kıyılarına iniyor; alçaklığın köpekbalıklarıyla kapışacaklar!
ahmetmirzan@gmail.com
AHMET ATAŞ: Rojava’da siyasal İslamcı aklın günbatımı