Sahtekarlığın ağlama korosu yasta, Ahmet'in ardında ağıtlar söylüyordu. Bir şey yazmadım. Bekledim. Sesleri kesilsin istedim.
Koronun solisti, aktör Kadir İnanır'dı. Kürtler, onu "Katırcı" filmiyle pek sevmişlerdi. Bir Kürdü sinemada canlandırdı diye, film mekanından ayrılırken, kilim ve heybeler hediye ederek uğurlamışlardı.
Vandalizmin (vahşet) suları durulup, insani değerler üste çıkınca, Kadir İnanır'ın solo sesi duyuluyordu, dipten. "Ben yoktum, benim bulunduğum yerde, kim laf söyleyebilir, arkadaşım Ahmet Kaya'ya" diyordu.
Oysa, ilk vuruşun yapıldığı gece oradaydı. Yakın dostu, mangal arkadaşı, düzenin vazgeçilmez film ve reklam yönetmeni Tunca Yönder'le aynı masadaydı. Tunca Yönder, Ahmet'in üstüne yürüyüp, gece eğlencelerinin nazenin kadınlarını, şık erkeklerini "dışarıya atın, onu" naralarıyla hamleye kaldırırken, yüzünde sıfenks sessizliğiyle oturuyordu.
Kendisi Fatsalı'dır. 1980'de Fatsa kuşatılırken, Terzi Fikri işkenceyle öldürülürken sağırdı. O hala solcuydu ve şimdi, Recep Erdoğan'ın "akil adam"larından.
Tunca Yönder mi? O bir zamanlar, "pek bir fazla solcu"ydu. "Komünist" olduğu gerekçesiyle cezalandırılmış, Varlık Özmenek, Şahin Tekgündüz'ün de içinde bulunduğu kadro içinde, TRT'den atılmıştı.
Sonra İstanbul'da sermayenin reklamcılık ve film işlerine girmiş, bu arada solculuğu buharlaşıp uçmuş, Kemalist ruhu yüzeye çıkmıştı. Onu en son, röportaja gittiğim İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'ın kapısında içeriye girmek için beklerken gördüm. Sonra Ahmet Kaya'ya saldırırken…
Bingöl'den Bazencir ailesinden olan Mahsun Kırmızıgül de o gece, rejime bağlılığını kanıtlamış, buradan giderek AKP iktidarının aranan filmcisi olmuştu.
Kırmızıgül, Adalet eski Bakanı Cemil Çiçek'in de senaryo danışmanlığını yaptığı ilk filminde (Güneşi Gördüm), insan oğlu duygu ve düşüncelerini alt üst eden bir ilki gerçekleştirdi. Yer yüzünde ilk defa, Kürtlerin kişiliğinde insanlar insanlıklarından çıkarılıyor, evini, barkını, köyünü yakmaya gelen askerleri gülücüklerle karşılayıp, onlarla öpüşüp, iyiliklerinden dolayı teşekkür ederek ayrılıyordu.
Gecenin, düzene diz çöken benzer gülleri, bülbülleri orada dursun, Ahmet Kaya ilk saldırıyla yaralı yerde yatarken, gelen vuruyor, giden tekmeliyordu. Polis ve adliye linç güruhunu bırakmış, onun peşine düşmüştü.
Utanma yok, vicdanlar kadavra, insanlığın dar günüydü. Her dönemde "vahşetin çağrısına" uymuş, her daim afferin alıp, günü kurtarma adına dehşetin şagirtliğini yapmış, Ahmet yerdeyken dönüp bakmamış, Kürdistan yanarken, elde yangını harlayan meşaleyle koşu tutturmuş "din esnafı" şimdi "vicdan" diyorlardı.
Çünkü, Kürdistan'ın ödediği bedellerle devran değişmiş, vandal hücumun getirisi azalmıştı. Gün, sahte vicdanlar panayırında, Kürtlerin sırtından çıkar derme, "tekeden süt sağma" devranıydı. Zalim, şimdi vicdanlı görünme yarışının en öndeki koşucusuydu.
Karlı kıtlık günlerinde sürüleşen Kurtlar, üstünde kan lekesi bulunan, ya da zayıf düşenin üstüne üşüşüyor, karda kan lekesinden başka, ondan iz bırakmıyorlardı. Ama baharda, benzer yaralının yarsını yalıyarak yardım ediyorlardı.
Ahmet, kurtların saldırısında tek başınaydı. Onu yaraladılar. Yerde yaralı yatarken, vicdanları uyandırmak suçtu. Topluca, hep birlikte "yere düşene vurun" avazeleriyle saldırdılar. Medyadan, politikacıların ağzından, bir tek "bir zamanlar vicdan diye insanlığın bir ortak üstün değer yargısı vardı" sözü duyulmadı.
Başbakan Erdoğan, Kürdistan oy pazarına şirinikler dağıtıp, "ah Ahmet Kaya ah" çığlığıyla dalış yaparken, Ahmet Kaya'nın canını alma hamlecileri, sesine uyup insan kesildiler, katil adayları bile "ona kalkan hain eller, havaya" diye bağırdılar.
Erdoğan ise yasa duranların koro şefi misali, sözünü söyledi diye linç edilmeye kalkışılmasını kınıyor, sürgün dayanılmaz acısına dair şiirler okuyordu.
Oysa Ahmet Kaya, topyekün sürüleşmenin hücumu altındayken o, ağzından çıkan her kelimesi medyada manşet olan etkin bir politikacıydı. Bu konuda tek bir laf ettiğini kimsecik bilmiyor, hatırlamıyor.
Ama, ya tutarsa dünyasında, vicdanın sesini oynuyordu. Ahmet'in ölüsünü yandaş göstererek, kendi olmaktan çıkardığı, halkının yarınlarına karşı kullandığı Kürtler kervanına katmak istiyordu.
Gel gelelim gerçekler dünyasında, bir öyle, bir de böyle oyunları tutmuyordu. Ahmet Kaya sürgünde ruhunu teslim etmiş, ancak, onun tek kişilik muktedirlik devranında değişen bir şey yoktu. Korku cumhuriyetinden kaçmış, sayısız sürgün Kürt yaşıyor, yeryüzünde. Gerçek sayılarını kimse bilmiyor. Belki onbinler, belki de yüzbinler…
Her biri, yurt hasretiyle yaşayan birer Ahmet Kaya idi. Hepsinin suçu, zalime tavır almak, fikrini söylemekti.
Rejimin polisi, adaleti yakaladığını tutuklamak üzere giriş kapılarında, onları bekliyordu. Yazar Haydar Işık, Muş eski Baro Başkanı Şerafettin Kaya ve daha nicleri gibi önde gelenler, yurttaşlıktan da çıkarılmış, atalarından miras malları, mülkleri de ellerinden alınmış, dünya gezgini vatansızdı.
Onun için, "bize insaniyet satmayı bırak, trajedilere bak" derler adama…
Ahmet Kaya yaralı yerdeyken...
Ahmet Kaya'nın kişiliğinde, yavrusunu yutmuş, sonra hazmetmek için güneşe serilmiş, metobolizması çalışırken, gözünden yaşlar akan timsah manzarasını seyrettik, geçtiğimiz günlerde.