Zor zamanlarda herşey aslına dönüyor. O zaman bütün yaldızlar dökülüyor ve altındaki gün yüzüne çıkıyor. Çok örnek sayabiliriz bu duruma ama söze İnsan hakları adına adaleti temsil ettiği söylenen AİHM'den başlamak istiyorum.

 Güvenlik içinde binadan çıkışları ve yaralılara tıbbi yardım sağlanması talebiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ne acil başvuru yapılan olay şöyle gelişti: Cizre'de bir bina bombalanmaya başlandı. Binadakiler bodruma saklandılar. Aralarında yaralılar vardı. Ancak hükümet, bakanlıklar ve meclis düzeyinde yapılan girişimlere, halkın tepkisine ve tüm çabalara rağmen ne bu binadan çıkmalarına ne de hastaneye erişimlerine izin verilmedi. Bu sürede yaralılardan hayatını kaybedenler oldu. Ve, halen devlete ait silahlı güçlerce bombalanan, dışarıdan ilaç, yiyecek ve su sağlanamadığı için içeride bulunanların tamamının ölümle burun buruna geldiği o binadakiler için AİHM tedbir kararı vermedi.

AİHM hem bir acil başvuruyu iki gün bekleterek, hem topu Anayasa Mahkemesi (AYM)'ne atarak, hem de bazı soruların cevabı için hükümete 29'una kadar süre vererek, o binanın bodrumundan yükselen yardım çığlıklarına kulaklarını kapamış oldu. 

Ama durun, o kadarla da kalmadı. Olayın faili hükümetten de yaralıların yaşam hakkı ve fiziksel bütünlüklerinin koruma altına alınmasını istedi. Kurbanı kurtarmak yerine, katile "insaf et" çağrısı yaptı yani. Daha önce verdiği tedbir kararlarına uymayan ve yaralıların ölümüne sebep olan devlete karşı tutum alması gerekirken üstelik.

Başvuruların öncelikle, katliam kararlılığını her daim ısrarla dile getiren fail devletin üst yargı organına yani AYM'ne yapılmasını istemesininse sadece iş yükünden korkmakla açıklanamayacak başka bir anlamı var. O da şu; yaşanan zulmün, katliamların uluslararası yargıya yansımasına engel olmak. Böylece, ülkede yaşananlara dair gerçek adı altında sadece hükümetin servis ettiği yalan, çarpıtılmış bilgiler dolaşıma sokulmuş olacak, işlenen insanlık suçları ve savaş suçları da gizlenebilecek. Dahası hem uluslararası yargı, hem uluslararası diplomasi "biz bilmiyorduk" maskesini takınmaya devam edebilecek. 

AİHM'in bu yönlü ilk icraatı değil biliyorum, ancak bir katliam devam ederken, insanlar henüz kurtulma şansına sahipken bu pasif tutumu almış olması, her can kaybında istemese de suça ortaklığı kabul ettiğini gösteriyor. 

AİHM'in bu kararı kendisinden menkul değil elbette. Bu kararı, bağımlısı ve taraflısı olduğu varlığına sebep devletlerin, Kürtlerin katledilmesine ve Türkiye'de faşist bir yönetim anlayışının gelişmesine karşı tutumunu da ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletlerin Cenevre'de yapılacak Suriye görüşmesine PYD'yi daveti meselesinde ortaya çıkan kriz ve nihayetinde davet edilmemesi de bu tutumun başka alandan yansıması. 

Uluslararası güçlerin bu güne kadar Kürtler lehine istikrarlı bir tutumu olmadığını da, bu günkü tutumlarının yarın başka bir şeye değişebileceğini de biliyoruz. Ancak AİHM ve BM'in, içeride zaten yalnız bırakılmış olan Kürtleri dışarıda da yalnız bırakan bu tutumu, katliamların yaşanmaya devam edildiği bu gün için özellikle bireylerin can güvenliği ve savaşın seyri açılarından oldukça endişe verici.

 Bu durum ayrıca iki noktayı öne çıkartıyor: Biri; Devlet azgınlaştıkça ve uluslararası güçer tarafından da dizginlenmedikçe, Kürtlere de mücadeleyi sertleştirmekten başka yol kalmadığı gerçeğini. Ve ikincisi; Kürtlerin ve elbet birlikte yürüyebileceği güçlerin özgücünün ve planlı programlı bir mücadelenin önemini.