Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olarak insan hakları konusunda uluslararası “yükümlülük” üstlendi. Türkiye 1990 yılında AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini kabul ederek, iç hukuk yollarını tüketen ve hakları “ihlal” edilen yurttaşların mahkemeye bireysel başvuru yapmalarını da kabul etmiştir. 1992 yılından itibaren AİHM’e Türkiye’den binlerce başvuru yapılmış; başta yaşam hakkı olmak üzere, işkence, köy yakmaları ve zorla yerinden etme, düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi, temel hak ve özgürlükler alanında binlerce başvuruda Türkiye aleyhine “mahkûmiyetle” sonuçlanmıştır. Geçen yıllar içinde, Türkiye’nin AB üyeliği için aday ülke olarak ilan edilmesi, Avrupa Konseyi’ndeki izleme süreçleri ve nihayetinde demokratik kamuoyunun mücadelesi ile “kısmi” ilerlemeler sağlanmış ve fakat son 5 yıllık AKP-MHP ortaklığı döneminde, Türkiye’nin insan hakları sicili yeniden ve kökten bozulmuştur.

Oysa AB üyeliği konusunda müzakere yürüten, AB’nin “Kopenhag Siyasi Kriterleri” olarak bilinen, özünde; demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlık haklarına saygı gibi temel prensiplere uymayı “taahhüt” eden Türkiye, insan hakları alanında ciddi bir “gerileme” yaşıyor. Uzun süredir yukarıda değindiğimiz Kopenhag Siyasi Kriterlerini “yok hükmünde” sayan iktidar, AİHM’sinin aldığı kararları da “tanımayarak”, uygulamayarak ve yok hükmünde sayarak hukuk ve insan hakları “krizine” yol açmış durumda.

İnsan haklarına saygının “dip” yaptığı, hukukun üstünlüğünün ve adil yargılama hakkının yok edildiği Türkiye, AİHM’sinin verdiği yeni kararı ile Osman Kavala’nın iki yıldan fazla bir süredir tutukluluğunun “haksız olduğuna” karar verdi. AİHM Osman Kavala’nın ”derhal” serbest bırakılmasına hükmetti.

AİHM, Osman Kavala’nın “Özgürlük ve Güvenlik Hakkı’nın” ihlal edildiğine hükmediyor. Mahkeme ayrıca, AİHS’in, “alıkonmanın yasallığına ilişkin hızlı karar hakkı”nı düzenleyen 5/4 maddesinin de ihlal edildiğine karar verdi. Kavala dosyasında verilen diğer önemli bir karar da; AİHS’in 18. Maddesindeki, “Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz” hükmünü vermiştir.

AİHM Osman Kavala kararı ile Türkiye’yi bir kez daha “mahkûm” ederken, yargı bağımsızlığı, siyasi iktidarın yargı üzerindeki “baskısını” bir kez daha tespit edip gözler önüne sermesi açısından önemli.

Selahattin Demirtaş kararında, AİHM’in kararına itiraz eden Türkiye, Osman Kavala dosyasında da benzeri bir yolu izleyebilir. Yakında Selahattin Demirtaş kararını açıklayacak olan AİHM büyük dairesi kararını “boşa” düşürmek için Sayın Demirtaş’ı bir kez daha hukuksuz bir biçimde tutuklatan iktidar, bu karar karşısında Kavala için aynı hukuksuzluğa başvurabilir.

Osman Kavala kararı ile AİHM, Türkiye’de “insan hakları savunucularına baskı” yapıldığını, “politik kararla” Kavala’nın uzun süre tutuklu kalışını ihlal olarak değerlendirmiştir.

AİHM’nin bu önemli kararı karşısında, hükümetin tutumu, Selahattin Demirtaş davasındaki tutum gibi olacaksa, sonu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne varan bir hukuki süreci başlatabilir. Bununda Türkiye’nin Avrupa Konseyinden çıkarılma aşamasına getireceği aşikâr. Hükümetin insan hakları ve özgürlükler alanında atacağı adımlar konusunda gelecek vadetmeyen yaklaşımları, Türkiye’yi “zorlu” bir sürece sokacaktır.

Bir insan hakları savunucusu olan Osman Kavala’dan “darbeci”, Nobel Edebiyat Ödülü alan Orhan Pamuk’tan “terörist” diye söz edilen bir ülkede, insan hakları ve özgürlükler mücadelesini yükseltmek en acil görevdir.