AİHM, Avrupa Konseyi’nin yargı ayağı olarak üye ülkelerin, belli bazı ilkeler etrafında ortak standartlara ulaşmalarını hedefledi. Avrupa Konseyi’nin politik hattı, mahkemeye de yansıyor.  Son yıllarda özellikle Türkiye konusundaki kararları ile Avrupa’nın politikaları arasından bir paralellik var. Avrupa, otoriterleşen Türkiye’yi kendi içinde tutmaya çalışırken AİHM de Türkiye’yi memnun eden kararlara imza atıyor. Avukat Mahmut Şakar’a göre Türkiye’nin 90’lı yıllardaki fotoğrafını, AİHM’in o dönem verdiği kararlarda görmek mümkündür, tarihe AİHM kararları üzerinde o dönemin notu düşülmüştür. Ancak AİHM uzun zamandır Türkiye’nin insan hakları çizgisinin gelişmesinde bir pozitif etken olma özelliğini yitirdi. Bunda Türk hükümetinin, AB ile yakınlaşma sürecinin de rolü var. AİHM’i bir şekilde pasifize edilebildi. AİHM, insan hakları alanındaki denetim rolünü yitirdikçe, doğal olarak hükümet argümanlarıyla yetinen bir noktaya savruldu. İşte AİHM’in ’şaibeli’ kararlarından bazı örnekler:

 

ROBOSKÎ’YE SIRTINI DÖNDÜ

AİHM, AYM'ye iki gün geç belge yollaması nedeniyle çoğu çocuk 34 kişinin savaş uçaklarıyla parçalandığı Roboskî Katliamı ile ilgili 276 başvurucunun başvurusunu iç hukuk yollarını tüketmediği için kabul edilemez buldu.

Kabul edilemezlik kararının dayanağı, AYM'ye yapılan başvurudaki eksiklikti. Avukat eksik olduğu bildirilen belgeleri verilen 15 günlük sürede değil 17. günde gönderdi. Gerekçe olarak da sağlık raporu sundu. AYM, vekaleti tam olan/olmayan ayrımı yapmaksızın hem avukatın raporunu kabul etmedi hem de tüm başvuruları reddetti. AİHM, bunu benimsedi. Doç. Kerem Altıparmak, AİHM'in bu yaklaşımıyla artık şunun mümkün olduğunu söyledi: “Bir devlet kimyasal silah kullanıp binlerce kişiyi öldürse, sonra avukat AYM'ye davanın esasını etkilemeyecek bir belgeyi iki gün sonra verse kimyasal silah kullanımının bir önemi kalmayacak AİHM için. AİHM bu kararıyla Roboskî faciasının üstüne hukuki bir beton döktü ve tarihe gömdü.”

Katliamla ilgili AYM’ye yapılan başvuru reddedilince 281 başvurucu, yaşam hakkı ihlali başta olmak üzere hak ihlalleriyle ilgili AİHM’e başvuru yapmıştı.

 

KHK’Yİ BAŞINDAN SAVDI

AİHM, Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK) görevinden uzaklaştırılan öğretmen Gökhan Köksal'ın başvurusunu reddetti.AİHM oy birliği ile aldığı kararda davacı öğretmen Köksal'ın 'iç hukuk yollarını tüketmediğine' hükmetti ve Olağanüstü Hal (OHAL) İşlemleri İnceleme Komisyonu'nu adres gösterdi.Erzurum'da görev yapan Gökhan Köksal, 25 Temmuz 2016'da OHAL tedbirleri kapsamında açığa alınmıştı. Gökhan Köksal, 1 Eylül 2016'da KHK ile görevinden uzaklaştırılmıştı. Böylece AİHM, on binlerce kişinin mağduriyetini başından savarak, Türk yargısına mahkum etti. AİHM'e başvuru yapılırken öncelikli talep, hukuka aykırılığın tespitiydi. AİHM, bundan kaçındı. Komisyon’un verdiği kararlar da ortada. Başvuran aleyhine ret kararı çıkınca idare mahkemesi ve sırasıyla İstinaf Mahkemesi'ne, Danıştay'a, Anayasa Mahkemesi'ne ve son olarak da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılacak başvurular yıllar sürecek. Türkiye'de basın ve ifade özgürlüğü ile ilgili pek çok davayı AİHM'e taşıyan hukukçulardan Kerem Altıparmak da uluslararası mahkemenin kararı için şunları söylüyor: "AİHM'in yargılama standartlarının Türkiye'deki herhangi bir mahkeme ve Anayasa Mahkemesi standartlarına inmiş olması, utanç verici. Mahkemenin bu komisyonun kuruluşuna, karar mekanizmalarına ve ona karşı gidilebilecek yollara ilişkin bilgi sahibi olmaması mümkün değil. Kararında komisyona ve KHK'lara ilişkin eleştirilere değinmiyor. Türk mahkemelerin işine gelen AİHM kararlarını kullanmasında olduğu gibi, Venedik Komisyonu'nun OHAL Komisyonu kurulduktan sonraki eleştirilerine dair hiçbir şey söylemiyor. Türk usulü karar vermek bu." diyor.

 

İMRALI’DA TECRİDE ORTAK OLDU

AİHM, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın, 2008’de hücresinde yapılan aramanın ardından, “kötü muamele ve işkence yasağını ihlalden” yaptığı başvurusunu karara bağladı. Başvuru, oybirliğiyle “kabul edilemez” bulundu.

Öcalan, bulunduğu İmralı Cezaevi’ndeki hücresinde 7 Ekim 2008’de yapılan arama sırasında, gardiyanlarca kötü muamele ve işkenceye maruz kaldığı gerekçesiyle 21 Ekim 2008’de avukatları aracılığıyla Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi verdi. Şikayetin ardından Öcalan’a destek amacıyla birçok kentte protesto gösterileri de düzenlendi. Bir hapishane yöneticisi ve iki gardiyan hakkında açılan disiplin soruşturması takipsizlikle sonuçlandı.

Ocak 2009’da Mudanya Cumhuriyet Başsavcılığı da adli soruşturmayı sonlandırdı ve “Öcalan’ın her gün uzmanlarca muayene edildiğini, bu muayeneler sırasında doktora bu yönde bir şikayet belirtmediğini” ifade ederek takipsizlik kararı verdi. Kararda, tıbbi raporlarda da herhangi bir kötü muamelenin bulunduğuna dair kanıt olmadığı öne sürüldü..

Bu karara yapılan itiraz da Yalova Ağır Ceza Mahkemesince reddedilince AİHM’e başvuru yapıldı.

AİHM, geçen ay açıkladığı kararında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinde düzenlenen “işkence ve kötü muamele yasağını” ihlal edilmediğine hükmetti. Kararda, kötü muameleye dair bir kanıtın mahkemeye sunulmadığı ifade edildi. Savcılığın takipsizlik kararına atıfla, psikiyatrist ve dahiliye uzmanı muayenelerinde de bu yönde bir şikayetin raporlanmadığı, Öcalan’ın hapishane idaresine de bir şikayette bulunmadığı ifade edildi. Ayrıca, Avrupa Konseyi İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezalandırmayı Önleme Komitesi’nin (İşkenceyi Önleme Komitesi - CPT) İmralı Cezaevine Ocak 2010’da yaptığı ziyaretlerde de bu olayla ilgili bir şikayetin dile getirilmediği kaydedildi. Öcalan’ın başvurusunda yer alan, AİHS’in 2. maddesindeki “yaşam hakkı” ile 14. maddesindeki “ayrımcılık yasağının” ihlal edildiğine dair iddiaları da aynı şekilde reddedildi.

 

Hükümetin savunmasından kopyala-yapıştır

Asrın Hukuk Bürosu, 2 Mart 2010’da yaptıkları başvurunun, 8 yıl aradan sonra karar vermesine ve kararın zamanlamasına dikkat çekti. Karar, Türk tarafının İmralı’da görüşme yapılmamasını, Öcalan’ın aldığı disiplin cezalarından kaynaklandığını açıklamasından sonra geldi.

 AİHM’in kararına dayanak yaptığı gerekçelerin, hükümetin savunmalarından alıntılandığını vurgulayan Asrın Hukuk Bürosu, şunlara dikkat çekti:

  • Hükümet tarafından ortaya konulan tek taraflı beyanlar esas alındı.
  • Öcalan’ın 1999’dan beri içinde tutulduğu tecrit ve izolasyon koşullarını yok sayarak istediği zaman avukatlarına, bağımsız doktorlara, tarafsız savcı ve yargı mercilerine ulaşma imkanı varmış da kendisi bu imkanlardan yararlanmamış gibi bir ön kabulle hareket etti.
  • Öcalan’ın fiziki saldırıya maruz kaldığı dönemde devam eden görüşme süreçlerine zarar gelmemesi için yaptığı sağ duyulu açıklamalara, sanki fiziki müdahale olayı hiç yaşanmamış, şikayetçi olmamış gibi bir anlam yükleyen hükümetin argümanlarını aynen kabul et
  • 2009’da gardiyanların değiştirildiği, İmralı Sisteminin yenilendiği, aynı şekilde şikayet konusu olaya dair İmralı Hapishanesi’nde gerçeği açığa çıkaracak kamere görüntülerine soruşturma yetkilileri tarafından başvurulmadığı AİHM tarafından hiçbir şekilde sorgulanmadı.
  • AİHM’in Öcalan’ın görüşlerine başvurulmadığını görmezden gelip etkili soruşturma yükümlülüğünü ortadan kaldırarak, ispat yükünü zor şartlar altında olan Öcalan ve avukatlarına yükledi.
  • Fiziki saldırının yaşandığı dönemde TTB’nin ziyaret ve kontrol talebine müsaade edilmemesini şüpheli bulup sorgulamak yerine, referans kabul ettiği CPT’nin faydalı bulmadığı doktor ziyaretlerini esas aldı.
  • Karar, bugün İmralı’da süren, tarihin en ağır tecrit koşullarının ve İmralı Tecrit Sisteminin Avrupa, AİHM ve CPT’den bağımsız inşa edilip sürdürülmediğini de kanıtladı.
  • Karar, devletlerin işkence ve kötü muamele yönelimlerine meşruiyet kazandıracağı hukuksal ön kabul mahiyetindedir.

Hükümeti aklıyor, ona argüman üretiyor

Öcalan’ın avukatlarından Mahmut Şakar’a göre AİHM, ispat yükümlülüğünü tamamen Öcalan’a yüklüyor. Hatta hükümeti aklayan, onun yerine düşünen bir argüman içinde dile getiriyor bunu. Hükümet baştan beri şunu söylüyor; olay sonrası doktor gitti ve herhangi bir iz tespit edilemedi ve zaten başvurucunun da savcıya ve idareye yazdığı doğrudan bir şikayet de bulunmuyor.  Şimdi, İmralı öyle bir sistem ki, doktor gitti mi gerçekten emin değiliz? Nitekim olay sonrası TTB’nin adaya gidip bağımsız bir tetkik yapması talebi reddedildi. Yani mahkeme, sistem içinde üretilen belgeleri/kağıtları esas alarak bu değerlendirmeyi yapıyor. Ama şunu sormuyor; idari veya adli soruşturma aşamasında Öcalan’ın beyanını neden almadınız? Bu konuyu görevlilere sordunuz da kendisine neden sormadınız? Bir de 24 saat kamera ile gözetlenen bir ortamda kamera kayıtlarına neden bakmadınız ve AİHM’e bu kayıtları neden sunmadınız? Bunlar gerçekten etkin bir soruşturma yürütülüp yürütülmediğini ortaya koyan olgulardır; ancak mahkeme, hükümet yerine düşünüp etkili soruşturma yükümlülüğü olmadığını ifade ediyor.

 
 

Türk lobisi AİHM’i ihya mı etti?

 

Ekim 2004’te İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun (İHDK) Azınlık Raporu yayınlanınca, kimi ırkçı şahıslar metnin yazarı Prof. Baskın Oran ve İHDK Başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu’na iğrenç tehdit ve hakaretlerde bulunmuşlardı. Türk yargısı tarafından “ifade özgürlüğü” olarak nitelenip şahıslar beraat ettirilince başvurulan AİHM, ilkini yaklaşık 10 yıl önce önüne götürülen bu davalardan 3’ünü 30 Ekim’de toplu olarak karara bağladı. Prof. Oran, “AYM-AİHM ilişkisinden tatsız kokular geliyor“ başlığıyla Agos gazetesindeki köşesinde konuyu değirlendirdi.

AİHM, 30 Ekim kararını, 2 Ekim tarihli toplantısında almış. Burada, 28 Eylül’de yani sadece 4 gün önce açıklanan AYM kararına gönderme yapmış. Prof. Oran, nasıl oluyor da Türk hükümeti 4 gün içinde hemen yabancı dillere çevirtiyor, bir üst yazıyla Strasbourg’a iletiyor, 2 Ekim’deki AİHM toplantısına girmesini sağlıyor, orası da kararına ekliyor? diye soruyor.

Prof. Oran, esas ve usuldeki tuhaflıklar ve AİHM-AYM ilişkisini sorgulayarak, hukukçu Kerem Altıparmak’ın değerlendirmeleri eşliğinde detaylandırdığı yazısında, “İfade özgürlüğüne hiç değinmeyen bu kararın Türk hükümetinin Strasbourg’a (bu kentte yaşayan tanıdıklarımın ağız birliğiyle ifade ettikleri üzere) sırf bu iş için 3 ila 4 heyet yollayarak yürüttüğü kulislerin boşa gitmediğini gösteriyor. AİHM’nin niye böyle yaptığıyla bitirelim, çünkü gerçekten merak edilecek bir husus bu“ diyerek şunları sıraladı:

  • AİHM, Türkiye’den gelen ifade özgürlüğü dosyalarının fazlalığını ileri sürerek bunları önlemeye çalışıyor. Fakat bu yoğunluk bir gerekçe olamaz çünkü hem işi bu, hem de normalde başka Avrupa ülkelerinin, mesela İtalya, üç yıl önceki (2015) dosyalarını ele aldığı bir durumda Türkiye’den on yıl önce gelmiş dosyalara yeni bakıyor olması başka bir acayiplik.
  • AİHM böyle yaparsa, onun bağlı olduğu Avrupa Konseyi, AİHM ihlal kararları çıktıkça Erdoğan Türkiyesi kendisinden uzaklaşır ve kontrolünden tamamen çıkar, diye korkuyor. Klasiktir bu tür korkular diplomaside. Ama sadece diplomaside. Hukuka bulaştırılamaz.
  • Türkiye’de büyük yatırıma sahip olan AB ülkeleri, sermaye ve kredilerinin tehlikeye girmesinden korkuyor. Üçüncü köprünün ortağı olan İtalyan inşaat devi Astaldi bu yüzden Roma’da konkordatoya başvurdu!
  • Tek Adam rejimi tüm dünyayla sebepsiz didişmek yüzünden fena sıkışınca, başta ABD ve İsrail olmak üzere birçok ülkeye barışma taarruzu başlatmış vaziyette; AİHM bundan da etkileniyor olabilir.