Rusya’nın uçağını düşürdüler.
Ertesi gün Can Dündar ve Erdem Gül’ü tutukladılar.
Ve Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yi öldürdüler..
Tek kurşunla…
Bunları yazarken, CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ı, HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ı İMC TV’den dinledim.
Onlar cinayetlerin bütün anatomisini artık ezbere biliyorlar. Ve “failler çıkarılana kadar devletin kapısındayız” diyorlar.
Aslı Aydıntaşbaş’ı da dinliyorum: O dehşet verici hakikati anlatıyor: “Tahir Elçi hedef alındı” diyor. “Dört ayaklı minare ayağından vuruldu” diyen Elçi, o Cami’nin dibinde şakağından vuruldu.
Sonra Eren Keskin’i dinliyorum. O ağlıyor; gözünden dökülen yaş, cesaret ve mücadelenin göz yaşları. Anlatıyor.
Tahir Elçi “PKK terör örgütü değildir” dediği için ona karşı saldırı başlamıştı. Ve şimdi, havuz medyasının kalemşorlarının “çatışmada iki ateş arasında kaldı” yaygarası koparması, böylece cinayeti örtmeye kalkması, bilinçli, planlı bir suikastle karşı karşıya olduğumuzu çok açık kanıtlıyor.
Bu böyle olmakla birlikte, artık olayların “münferit” olarak yorumlanmasının, analiz edilmesinin de hiçbir anlamı yok.
İktidar ülkeyi “iç savaşa” ve “bölgesel savaşa” sürüklemek için her şeyi yapıyor. Rusyanın uçağını düşürerek bölgesel savaş fitilini ateşleyen, Tahir Elçi’yi öldürerek, Kürdistan halkına karşı topyekun savaşı son aşamasına doğru tırmandırmaktan çekinmiyor. Ortamı bu hale getirdikten sonra, hiçbir güç durumu kontrol edemez. Mersin’de, Adana’da HDP binalarında patlatılan bombaları, Diyarbakır mitingindeki katliamı, Suruç’ta ve sonra Ankara’da kanlı kitlesel cinayeti, tutuklamalar, ilçelerde sokağa çıkma yasakları, sivillerin keskin nişancılarca öldürülmesi ve Selahattin Demirtaş’a suikast teşebbüsü izledi.
Baro Başkanının hayatını kaybetmesi bütün bu gelişmelerin son halkası.
Bu suikastin arkası mutlaka gelir. “Kamu güvenliği” denilerek girilen bu yol ülkede “kamu güvenliği” diye bir şey bırakmadı.
Bu yaratılan “kaos” ortamı kendi iç dinamiğiyle artık durdurulmaz bir biçimde yayılır. Eğer hükümet “hendek” bahanesiyle ilan ettiği sokağa çıkma yasaklarını kaldırmaz, sivil halkın tümünü hedef almaya devam ederse, kim kimi öldürürse öldürsün, kim bu ortamdan yararlanarak kanlı provokasyonlar yaparsa yapsın, bunların kimliği ne olursa olsun, olup bitenlerden, ölümlerden, katliamlardan doğrudan doğruya hem siyasi hem de hukuki olarak Davutoğlu Hükümeti sorumludur.
O nedenle, hükümetten beklenen elbette her cinayetin olduğu gibi bu suikastin de “tetikçisini” yakalamasıdır. Ama bu, sonuca hiçbir etkisi olmayan, yalnızca basit bir hukuki taleptir. Asıl olan, Hükümetin bugünkü durumu kökten değiştirmesidir.
Sur ilçesinde yaratılan kaos ortamında bu cinayet işlendiği halde, Hükümetin cinayetin hemen arkasından Sur’da yeniden sokağa çıkma yasağı ilan etmesi, bütün bu katliamlara ve cinayetlere yol açan ortamı devam ettireceğini gösteriyor.
Eğer Haziran seçim sonuçları gasp edilmeseydi, AKP Erdoğan’ın vesayetinden kurtarılıp, HDP’nin de içinde yer alacağı ya da dışarıdan destekleyeceği bir koalisyon kurulsaydı, Türkiye ne Rusya’yla savaşın eşiğine gelirdi ne de şimdi olduğu gibi adım adım iç savaşa doğru sürüklenirdi.
Biz bu köşede devleti yönetenleri sürekli uyardık. Seçimleri “kaosla, katliamlarla, gerginlikle kazanabilirsiniz, ama ülkeyi yönetemezsiniz” dedik.
Çünkü “seçim için yola çıkarılan “kaos kamyonu”, seçimin ertesi günü durdurulamazdı. Durdurulamaz.
Freni patlak AKP kamyonuyla Türkiiye’nin girdiği bu yol hayırlı bir yol değildir.
Bu yolun sonu selamete çıkmaz.
Felakete çıkar.
Diyelim ki, AKP aklını kaçırdı. İntihara gidiyor.
CHP’liler ve Sözcü Gazetesi çevreleri, Cumhuriyet Gazetesi okurları bu gidişe ne diyor?
Konuşmalıyız: Biricik çıkış, yeniden Dolmabahçe mutabakatına dönmek, tutuklanan bütün gazeteci ve siyasetçileri serbest bırakmak, Öcalan’ın yeniden ve özgürce konuşmasını sağlamak. Örneğin Sulh Cezaları ve TMK’ları lağvetmek… Bütün bunlardan sonra demokratik bir anayasa için tartışmak.
Demokrasi olmadan demokratik anayasa da, onun tartışması da olmaz.
Vuruşma olur…