İbrahim Karagül Yeni Şafak Gazetesi’nin başındaki adamdır.

Bizim 68 kuşağının “anti Amerikanizmi” bununkinin yanında çocuk oyuncağı gibi kalır. Bundaki “anti semitizmin” eline Necip Fazıl bile su dökemezdi. Öyle birisi yani.

Şu sıralar, binlerce sorunun altında ezilmiş, burnundan soluyor. Buyurun “sorularını” okuyalım:

“Türkiye ne yapmaya çalışıyor? İsrail'le mutabakattan sonra Rusya ile kaldığı yerden devam etme kararı alırken, Mısır'la yumuşama için adımlar atılırken, Suriye konusunda köklü değişiklik beklentileri açıktan ortaya koyulurken, kendisiyle mi çelişiyor?

Savruluyor mu?

Diz mi çöktü?“

İbrahim’in durumu feci. Sayıklar gibi yazıyor:

“Türkiye, Suriye konusunda Rusya ve İran'la ters düştü, doğru. Ama beraber hareket ettiği Atlantik çevrelerinin de kötü niyetini gördü. Hatta onların Suriye'den sonra Türkiye'yi hedef alacağını anladı.”   

Bu İbrahim, Erdoğan’ın “bir önceki” dönemini, temsil ediyor. Yani “van minit” dönemini.

“Üst akıl” dedikleri ABD ve Batı’nın “Suriye’den sonra Türkiye’yi hedef alacaklarını” söylerken, aslında “işimiz bitik” demek istiyor.

Neden işiniz bitti?

İşiniz Kürdistan’a karşı açtığınız savaş yüzünden bitti.

Şimdi siz savaş açmasaydınız, neler olacağını yazacağım.

Eğer Türk devleti, Ortadoğu’da patlayan ve sonunda “kendine özgü üçüncü dünya savaşına” yol açan krizi, örneğin PKK Önderi Öcalan’ın analizlerine ve öngörülerine bakarak doğru değerlendirseydi, ilk iş olarak Oslo’dan beri “oyaladığı”, İmralı’da “oyalayarak” kandıracağını sandığı Kürdistan özgürlük hareketiyle ciddi, ilkeli, kapsamlı bir “müzakereye” girerdi.

Bu müzakereleri hızla sonlandırır ve “demokratik özerk bölgelerin toplamından oluşan ve demokratik ulusun çeşitlilik içindeki birliğine dayanan, toprağı bütün, halkı bölünmez, sınırları dokunulmaz, bayrağı ortak, resmi dili ortak Demokratik Cumhuriyet programı” temelinde “tarihi bir kardeşleşme barışını” PKK Önderi Öcalan’la, PKK’yle ve HDP’yle imzalar, bunu TBMM’de yepyeni bir Anayasa ile sonuçlandırırdı. Faşizme geçit verilmezdi.

Hemen arkasından “komşularla sıfır sorun” ilkesi gereği, en kritik komşularıyla, yani Rojava Kürdistan’ı ile bir “karşılıklı saldırmazlık, iç işlerine karışmama, kültürel, ekonomik, politik ve askeri işbirliği” antlaşması imzalardı.

O zaman ne olurdu?

Demokratik Cumhuriyetin kuruluşunu Türk ve Kürt ulusu, bütün Ermeniler, Rumlar, Lazlar, Çerkezler, Asuriler, Keldaniler, Aleviler, Sünniler, Hanefiler ve Şafiler, Hıristiyanlar, Museviler, Ezidiler, Paganlar ve ateistler hep birlikte yedi gün yedi gece kutlardı.

Rojava Kantonları o dakikada “tek bir mermi” atılmadan birleşirdi, Kantonların hepsi sınırlarını Türkiye halklarına o anda açardı. O sınırlardan içeriye barış girer, ticaret girer, kültür girer, ama bir tek IŞİD teröristi giremezdi. Tek bir Suriyeli “savaştan kaçarak” Türkiye’ye doluşmak yerine, Suriye Cumhuriyeti’nin ayrılmaz parçası olduğu için, Rojava kantonlarına, yani kendi vatan topraklarına sığınırdı.

Rusya uçağı düşürülmezdi. Böylece 10 milyar doları doğrudan, yen sektörlerdeki zararla birlikte bir 10 milyar dolar daha ekonomik zarara uğranılmazdı.

İsrail’le de, İran’la da kapışılmazdı; Suriye konusunda onlarla da uzlaşma sağlanırdı.

“Amerika ülkemize yıkacak” korkusuna kapılanlar, başlarını yastığı rahatlıkla koyup, uyuyabilirdi.

Bunlar böyle olunca, Barzani bölgesindeki “zehirli otlar” böylece büyümez, Türk devletinin Suriye ve Ortadoğudaki hegemonist politikaları Güney Kürtlerini birbirine düşürmez, Hewler’i “karşı devrim” merkezi haline getirmezdi. Öyle olunca, bütün Kürdistan parçaları, devlet sınırları değişmeden birleşirdi. Bu birlik aynı anda İran’a da yansır ve Doğu Kürdistan’daki devrimci süreç, İran’ın demokratikleşmesine katkıda bulunurdu.

Türkiye ve dört parça Kürdistan hep birlikte Diclesi, Fırat’ı, petrolü, zengin iş gücü ile “cennet” olurdu.

İşte bu “cennetten kovulmanıza” Kürt halkına karşı Kobanê’de işlediğiniz “ilk günah” neden oldu.

Şimdi “cehennem azabı” çekiyorsunuz. Bari dua edin. Ayet’i Kerime buyuruyor ki:

“Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.”