Tüm farklı kesimlerin ağır baskı altında olduğu Türkiye’de, AKP’nin (ve koalisyon halinde olduğu Gülen cemaatinin) sistemli baskı politikalarının hak ve özgürlükler üzerindeki tahribatını anlamaya çalışırken, bundan en çok nasibini aldığını düşündüğüm basın üzerindeki baskıcı politikalar ve sonuçlarından bahsedeceğim. Çünkü basın özgürlüğü kendi başına bir hak olmaktan ziyade, diğer hak ve özgürlüklerin bir türevidir; bir kavşak özgürlüktür. Temel hak ve özgürlükler için hayati önemde olan ifade özgürlüğü, gazetecilik mesleği içinde kullanıldığında basın özgürlüğüne dönüşür. Gazetecilerin özgürce çalışması temel hak ve özgürlükler için önemlidir, çünkü gazetecilik aynı zamanda iktidar üzerinde denetim işlevi görür. İktidar güçleri ise sahip oldukları kamusal gücü ve kontrol ettikleri kamusal ve ekonomik kaynakları kendi iktidar çıkarları ve ilişkileri için kullandıkları için her tür denetimden rahatsız olurlar. Medyanın gelişmeleri halka duyurması iktidar sahiplerini daha dikkatli davranma ve hem yasal hem ahlaki sınırlar içinde kalmaya mecbur eder. İşte bu tür sebeplerden dolayı AKP gibi iktidar odakları, karşılarında duran özgür, bağımsız, muhalif medyayı sevmezler.
AKP on yıllık iktidarı boyunca düzenli bir biçimde halk üzerinde baskı kurmuş ve bu arada iktidar olmanın olanaklarını kullanarak (maliye ve vergi idaresini devreye sokmak vs.) “yandaş medyasını” yaratmıştır. Çeşitli baskı yolları ile ülke medyasının yazılı, sözlü ve görsel yayın organlarının yüzde 70’inden fazlasını kontrolü ve denetimi altına almasına rağmen; aşırı baskıcı uygulamalarına baktığımızda, AKP iktidarının bundan da fazlasını istediğini söyleyebiliriz. Nihayetinde AKP’nin büyük çoğunluğunu denetimi altına aldığı Türkiye medyasında, hayati konularda haberlerin tek kaynaktan servis edildiğini ve ana akım medyanın egemen, güvenlikçi ideolojinin borazanlığını yaptığını yalnız bir günlük okumalarla tespit etmek mümkündür.
AKP rejimi “tekçi” birliği sağlama ısrarından ve toplumu biçimlendirme çabalarından ötürü muhalif medyaya geçit vermemek adına elinden geleni yapmaktadır. Türkiye medyası üzerindeki yasal denetim, yalnızca ülkenin genel yasaları ve anayasanın özel hükümleriyle sınırlı değildir; hoşgörüsüz ve totaliter AKP Hükümetinin yönettiği Türkiye’de hiçbir gazeteci yoktur ki güvenlik güçleri tarafından telefonlarının dinlenmediğini iddia etsin.
Özgür basına özel uygulama
Emperyalizmin kıskacındaki AKP iktidarı, özellikle son yıllarda medya kuruluşları üzerinde iktidarın görünmez baskıcı araçlarını kullanarak, birçok gazeteciliğin onur çıtasını yüksekte tutan değerli ismini “tasfiye” operasyonları ile işten attırdı. Herkesin malumu olan isimlerden Nuray Mert, Yıldırım Türker, Banu Güven, Mehmet Altan, Ece Temelkuran ve daha nice değerli meslektaşımızın her birinin, ayrı bir işine son verme veya işten ayrılmaya mecbur olma öyküsü vardır. AKP iktidarı döneminde medya üzerindeki iktidar baskısı, yalnızca basın özgürlüğüne kısıtlama getirmekle kalmadı, dolaylı olarak editoryal politikaları da etkileyerek otosansürün artmasına neden oldu.
Basın özgürlüğü sıralamasında Afrika ve Asya’daki en geri, anti-demokratik rejimlerin, diktatörlüklerin gerisine düşmüş olan “ak” Türkiye’de yüzlerce gazeteci cezaevine atıldığı gibi dışarıdakiler de en baskıcı yöntemlerle susturulmaya çalışılmaktadır. Bir konuşmasında hem akbabaya hem köpeğe benzettiği gazeteciler için “Sizi tasmalarınızdan biz kurtardık” diyen milli şef Erdoğan, Basın Tarihi’nin utanç sayfasındaki yerini çoktan almıştır. AKP iktidarı, gazetecileri ve medya organlarını “kendisinden yana olanlar ve olmayanlar” şeklinde ikiye ayırdığı gibi, Kürt Özgürlük Hareketi karşısında düştüğü aciz durumdan tek çıkış yolu olarak bildiği tutuklamalara aralıksız devam ederek, Kürt basın kurumlarında çalışan (9 Ekim itibari ile) 95 gazeteciyi cezaevine atmıştır. Medya üzerinden Kürtlere karşı psikolojik savaş yürüten AKP’nin, bunu deşifre edip kamuoyuna doğru bir biçimde yansıtan Kürt basını için reva gördüğü eşi benzeri olmayan baskılar, tek başına başka bir inceleme konusudur. En az bizim kadar asker, polis, yandaş medya, yargı ve yasama organları vasıtasıyla Kürt basın kurumları ile ilgilenen Türk devletinin, basın özgürlüğü fotoğrafına bir de evrensel vizörden bakmaya çalışalım.
Diktatör aceleciliği
Avrupa Birliği’nin 2012 Türkiye İlerleme Taslak Raporu’nda basın ve ifade özgürlüğüne yönelik sert eleştirilerin yanı sıra basın özgürlüğü konusunda Türkiye’deki durumdan duyulan kaygı dile getirildi.
Washington’daki düşünce kuruluşu Freedom House tarafından yayımlanan 2012 Dünya Basın Özgürlüğü Raporu’nda, basın özgürlüğü puanı dünya genelinde ilk kez toplam puanlamada gerilemediği halde, Türkiye’nin puanı geriledi. Raporda, Türk hükümetinin 2011 yılında “hoşuna gitmeyen” haberlere baskı uygulamaya devam ettiği ve Türkiye’nin dünyada en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülkelerden biri olduğu vurgulandı.
Geçtiğimiz eylül ayında Uluslararası Basın Enstitüsü, Avrupa Gazeteciler Federasyonu, IPI Türkiye Ulusal Komitesi, EFJ üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun yayınladığı, “Türkiye’de basın özgürlüğündeki endişe verici gerileme sürüyor” başlıklı raporda, Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda olumlu adımlar atılmadığı gibi; 100’e yakın gazetecinin “terör” suçlamalarıyla tutuklu olması kınandı.
Sonuç olarak kesinlikle şu husus belirtilmeli ki, geç kalmış diktatör aceleciliği ile bu kadar büyük oranda sansür, tutuklama, işten atma-attırma, gazete kapatma, yargılama vs. olayları tek başına düşünüldüğünde, sansürün doğasında olan “iktidar faaliyetlerini temiz gösterme” amacının vardığı vahim durumun, Erdoğan Türkiye’sinde ne kadar ayyuka çıktığını fazlasıyla görmüş, anlamış oluyoruz.
AKP diktatörlüğü kıskacında gazetecilik