
Hizbulkontranın siyasal anatomisi - 3
İslam dünyasında yapılan sosyo politik, sosyo psikolojik, sosyo ekonomik araştırma ve istatistiki verilerde; dünyada en büyük haksızlık ve adaletsizliğin, en büyük cehalet ve mutsuzluğun görüldüğü yerlerin başında İslam toplumları geldiği gerçeği doğrulanmıştır. Özellikle İran, Sudan, Fas ve benzeri şeriatla yönetilen diğer İslam ülkelerinin milletleri ya aç kediler gibi duvarlara tırmanıyor ya da birbirlerini en vahşi şekilde acımasızca boğazlıyor. Dolayısıyla İslam toplumlarına kurtuluş vaat eden Humeyni’nin "İslam devleti", Hasan Tura’binin İslam’ı entellektüel birikimi, Seyit Kutup’un İslam toplum teorisi, Hasan Elbenna’nın İhvan Hareketi ve Mevdudi’nin İslami cemaatleşme teorisi İslam toplumlarına zerre miskal kadar adalet, özgürlük, barış, sevgi, refah, demokrasi, bilim, teknoloji, spor, sanat ve kültür bilincini kazandırmamış, aksine İslam toplumların içinde bulunduğu, cehalet ve sefalat vadisini daha da derinleştirmiştir.
Müslüman coğrafyanın, cehalet ve sefalat iklimi ve insicamı bu hakikatken Hizbullah, Humeyi rejimini ve İhvan hareketini örnek aldığını şu sözleriyle beyan eder: "Mısır’da İhvan-ı Müslimin, İran’da İslam İnkılabı öncesinde ortaya konan mücadele yöntemleri, Pakistan'ın kuruluşunda büyük emekleri geçen Mevdudi gibi kendi ülkelerinde şeriatı hakim kılmayı ve evrensel İslam adaletini yaymayı hedefleyen bütün mücadele sahibi, Müslüman önder ve alimlerin mücadeleleri, Hizbullah Cemaati için esin kaynağıdır." (a.g.e.s 163)
Hizbullah, Mevdudi’nin, seküler düşünen Ali Bin Cinah’la birlikte Pakistan’ın bağımsızlık mücadelesini ortak yürüttüğünü, 22 Arap devletinin uluslaşmasında politik İslamcıların çıkardığı Urvetül Vuska adlı derginin, Arap milliyetçiliğini devletleşmeye taşıdığını ve Atatürk’ün modern Türk ulusçuluğunu yaratırken Mehmet Akif Ersoy’la birlikte hareket ettiğini bilecek bir entellektüel repertuardan ayrıca mahrum ve yoksundur.
İkincisi; Hizbullah, Müslüman milletlerin uluslaşmasını ve devletleşmesini meşru bir hak görürken; Kürtlerin beş bin yıldır üzerinde yaşadığı toprakların, uluslaşmasına ve devletleşmesine şiddetle karşı çıkıyor. Bunun sebebini; "İslam ümmetini bölmek" ve "Kürdistan topraklarını mülhidleştirme" olarak okuyor ve bu noktada tüm Kürdistani dinamikleri tekfir ederek; içine düştüğü komplikasyonlarla, ne derecede sapkın ve karanlık bir örgüt olduğunu şu sözleriyle beyan ediyor: "Bu mülhid ve ilhadi örgütler ve siyasi partiler özgürlük, bağımsızlık, ulusculuk, adalet, eşitlik vb. güzel ve cazip kavramları kullanarak Müslüman Kürtleri dinsizleştirmek ve ilhadi ideolojilerle halkı saptırmak istiyorlar" (a.g.e.s 71)
Kürt cinayetlerini itiraf ediyor
Hizbullah, Kürdistani mücadele veren dinamiklere karşı sergilediği tavrın ne derecede IŞİD'vari, sapkın ve tekfir inancına sahip bir cehalet örgütlenmesi olduğunu gözler önüne seriyor. Hizbulah’ın liderlerinden Cemal Tutar; "Savunmalar" adlı kitabın ileriki sayfalarında Hizbullah’ın içine düştüğü bu cehaleti ve çelişkiyi iki Kürt Said’e tahvil ederek bu karanlık örgütlenmenin içinden şu sözleriyle çıkacaktı: "Hizbullah Cemaati, çok uzaklara gitmeden, evvela kendi toprakları üzerinde mücadele vermiş olan iki Said’i örnek almış ve kendilerinden çokça istifade etmiştir." (Sayfa 161 savunmalar) Pratikte Hizbullah hem alim, hem de mücadele adamı olan bu iki değerli Kürt insanın verdiği örnek mücadeleyi vermeyerek, ikinci bir yaman çelişkiye düşmüş olacaktı. Çünkü bu her iki Said de hem İslami mücadelede hem de Kürt ve Kürdistan davasında, onlar gibi düşünmeyen hiçbir Kürt bireyini ve hiçbir Kürt siyasi dinamiğini tekfir edip Türk devletinin karanlık güçleriyle birlikte vahşice katletmemiştir.
İkincisi ise; Hizbullah’ın iki Said’in yol ve yöntemini benimsemekten ziyade, daha çok siyasal Ehlisünnet yol ve yöntemini benimsediğini yukardaki sözleriyle ve Kürdistan’da Türk devletinin karanlık güçleriyle birlikte gerçekleştirdiği uygulamalarından biliyoruz: Hizbullah’ın Kürdistan’da işlediği bu cinayetleri kendi dilinde birlikte okuyalım: "Cemaatımız murted örgüte ve onun Ermeni çetelerine yönelik yakalama, sorgulama, ve etkisiz hale getirme türünden çok sayıda eylem gerçekleştirdi." (Sayfa 215 Hizbullah)
Dolayısıyla Hizbullah’ın kendi diliyle Kürdistan’da İslam adına çok sayıda dindar Kürt yurtseverini, siyasetçilerini ve ulusal mücadele sempatizanlarını Kürt halkını dinsizleştirmekle suçlayıp katlettiğini okuyor, itirafını görüyoruz. Ayrıca içki, kumar ve benzeri ehlisünnet prensiplerini ihlal edenleri önce tekfir etmiş, ardından Abdulkadir Udeh’in uyduruk İslam hukukunu devreye sokmuştur. İçki içen gençleri beyzbol sopalarıyla dövmüş, zekat vermeyen en az otuz esnafı katletmiş ve mini etek giyen genç kızların bacaklarına kezap atarak ne derecede IŞİD’ci bir terör örgütüne benzediğini fazlasıyla göstermiştir. Son olarak, 17 Ocak 2000 Beykoz operasyonuyla, Türkiye ve Kürdistan genelinde mezar evlerinde 217 insan cesedine ulaşılmıştır.
AKP Hizbullahı legal alanda örgütledi
Hizbullah örgütü tıpkı IŞİD terör örgütü gibi kendisi gibi inanmayan siyasi yapıları "münafık" ve "murted" görmekle birlikte; örgüt kendisini İslam’in yegane tek temsilcisi gördüğünü şu sözleriyle beyan ediyor: "Müslüman Kürt halkının, inancının ve kültürünün temsilcisi, toplumsal, siyasi ve insani haklarının gerçek savunucusu Hizbullah cemaatidir." (a.g.e.s 64) Oysa ki Hizbullah "Hür Dava Partisi" adı altında 2015 parlamento seçiminde 42 bin oy alarak ne derecede Kürt halkının temsilcisi olduğunu fazlasıyla kanıtlıyordu(!) Hizbullah’ın 2015 genel seçimlerde aldığı oy miktarı, Kürt halkının desteğinden ve tevecühünden son derece mahrum marjinal bir örgüt olduğu gerçeğini ortaya çıkardı.
Yazımın başında, AKP ve Hizbullah’ın ortak frekanslarına değinmiştim. Dolayısıyla Hizbullah’ın daha önceki faaliyet alanları olan istihbarat birimleri, mafya çeteleri, cami, medrese, okul, köy ortamı, Beykoz operasyonuyla birlikte tüm bu adresler tuz buz edilmişti. Bu sebepten ötürü Hizbullah mensupları AKP kendilerine bir koridor açıncaya kadar çok uzun bir süre bu ortamlara uğramamıştı. Dolayısıyla AKP Hizbullah örgütünün faaliyetlerini ikmal edeceği yeni adresler belirleyecekti. AKP Hizbullah’ın faaliyetlerini illegal alandan legal alana taşıyacak, yeni bir örgütlenme modeli devreye sokarak ve her türlü imkanı sunarak Hizbullah’ın Türk devletiyle birlikte gerçekleştirdikleri karanlık işleri; Hür Dava Partisi, Kutlu Doğum haftası, Mustazaf Der, İnzar Dergisi, Dua Yayıncılık, Doğru Haber Gazetesi, çağrı radyo, Rehber Tv, dini konferans ve panel organizasyonları ile yirmi yıllık tüm klasik çalışma yöntemlerini modern çalışma yöntemlerine tahvil ederek, yeniden Kürdistan davasının ve yalınayaklı milletinin başına musallat edecekti.
PKK'ye karşı ortak savaş
Hizbullah’ın eski tetikçilerinden ve şimdiki en önemli birkaç liderden biri olan Fikret Gültekin, 27.09.2013 tarihli doğru haber haftalık gazetesi köşesinde Türk devletini, AKP’yi ve Türk İslamcılarını PKK karşı ortak mücadeleye şu sözleriyle davet ederek, ne derecede musibet bir örgüt olduğunu gösteriyordu: "O halde ne yapılmalı? Özellikle bölgelerimizde PKK çizgisinde olmayan tüm parti, sivil toplum kuruluşu ve cemaatler bir araya gelmeli ve halkı PKK'nin bölgeden çıkarılmasına veya etkisizleştirilmesine yönelik bilinçlendirme çalışmalarına başlamalıdırlar. Yek vücut olarak seslerini yükseltebilmeli halka daha fazla inebilmenin yollarını belirleyecekleri stratejiler geliştirebilmeliler. Nitekim PKK sadece Hüdapar'a veya onun gönüllülerine saldırmıyor. Mesela geçen seçim döneminde onlarca Ak Parti binası da yakıldı, bombalandı. Saadet Partisine ait yerler de aynı akibete uğruyor. Tüm bunlar gösteriyor ki, PKK veya türevleri bizim parçalanmışlığımızdan istifade ediyorlar. O halde yapılacak şey tüm iç ihtilaflarımızı bir kenara bırakarak bu şımarık, pervasız çocuğa haddini bildirmek ve halkın üzerinde baskı kurduğu tüm kozlarını elinden almaktır."
Hizbullah’ın sahip olduğu bu yeni kurumlar ve araçlar işgalci Türk, Arap, Fars devletlerini zere miskal kadar hedef almamış; aksine onlarla birlikte ortak hareket ederek, PKK ve YPG’ye muazzam bir düşmanlık faaliyetlerini gerçekleştirmiştir. Özellikle, Şengal ve Kobanê’nin işgal ve katliamı karşısında, IŞİD ve AKP yanlısı faaliyetler içinde olmuştur. IŞİD ve Nusra teröristlerini tekfir edecek ya da nefretle kınadığı tek bir açıklama yapmamış olması bu örgütün İslami, Kürdistani ve insani değerlere bakış acısını tartışma konusu yapmıştır.
Kürt halkını şeriatla yönetmek istiyor
Hizbullah’ın kadın meselesi hakkındaki görüşü ise, Taliban ve IŞİD’in bakış acısıyla aynı paralelde olduğunu şu sözlerinden çok rahat bir şekilde anlayabiliyoruz: "Murted ve mülhid Kürt örgüt ve ideolojiler aile içinde erkeğin otoritesini kırmış, ailenin olmazsa olmaz şartlarından birisi olan kadınların erkeğe bağlılık ilkesini ortadan kaldırmıştır. Öyle ki kocasından kızan kadın, kocasını dağa çıkmakla tehdit ediyor, evin kız çocukları dilediği zaman örgüt etkinliklerine gidiyor buna karşı babalarını, ağabeylerini, kardeşlerini tehdit ediyorlar. (Sayfa 217 Savunmalar)
Hizbullah; devlet, toplum, bilim, demokrasi, laiklik ve benzeri meseleler hakkında idealize ettiği dünya görüşünü aşağıda aktaracağımız sözlerle özetlerken; aynı zamanda Kürdistan toplumunu, İslam toplumu olarak görmediğini ve bu vesileyle Kürdistan davasının ulvi mücadelesini ve dindar milletini, suhulet ortamından şekavet ortamına sürüklemeye çok hevesli olduğunu görüyoruz: "Bize göre, dünyada tek adalet devleti şeriat devletidir. Biz laikliğe, demokrasiye, sosyalizme, Kemalizme karşı olmakla birlikte; modern düşünce ve ideolojilere de karşıyız. Cemaat olarak Kürt milletini şeriat kurallarıyla yönetmek istiyoruz. Bize göre Müslümanların yaşadığı bir toplumda, devlet yönetimi İslam’ın emirlerine göre şekillenmeli; anayasa, yasa,ve kanunların yüzde yüzü şeriat ile uyum içinde olmalıdır. İslam’a zıt ve kaynağını İslam’dan almayan hiçbir kanun, yasa, organizasyon veya yapılanmayı kabul etmiyoruz. (Sayfa 150 Savunmalar)
Hizbullah’ın Kürdistan davası ve diğer siyasi, düşünce ve toplumsal meseleler hakkındaki ehlisünnet İslam anlayışını kısaca ana hatlarıyla okuyucuya sunmaya çalıştık. Bundan sonra Hizbullah örgütünün Türk devleti, PKK, Menzil Grubu ve "Zehra Vakfı Başkanı" ile yaşadığı en önemli hadiselerin sıkalasını ana hatlarıyla okuyucunun, muhakeme ve murakabe zaviyesine sunmaya çalışacağız:
IŞİD ve Hizbullah'ın Kürt düşmanlığı aynı
Hizbullah örgütünün en önemli isimlerinden ve aynı zamanda "Kendi dilinde Hizbullah" adlı kitabın yazarı İsa Altsoy'ın, 250 sayfalık kitabın yarısından fazlasını PKK'ye ayırmış olması, PKK ile yaşadıkları hadiselerin ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir. Yaşanılan bu çatışmaların hiçbir detayına girmeden sadece, oluş ve bitiş noktaları üzerinde daha çok duracağız. Bu yöntemle, Kürt ve Kürdistan davasına daha faydalı olacağımızı düşünüyorum. Ayrıca, Kürt ve Kürdistan davasıyla ilgilenen okuyucuya bu çalışmamızla daha çok Hizbullah’ın, epistemolojisini ve metodolojisini çözümlemek yarar sağlar.
Çünkü taraflar arasında yaşanan hadise karşısında, ifrat ve tefrit noktasında, musavi ve mütedil noktada duruş almanın, her iki tarafın takip ettiği, epistemolojiyi ve metodolojiyi daha doğru anlamamızı, tarafların yaşadıkları olayları daha iyi tesbit etmemizi sağlayacağını düşünüyorum.
Hizbullah’ın, PKK ile yaşadığı hadiselere geçmeden önce, Hizbullah’ın PKK hakkındaki düşüncelerine kısaca göz atmakta fayda var: Hizbullah; PKK’nin miliyetçi, Marksist ve Leninist bir ideolojiye sahip olduğunu, PKK’nin Kuzey Kürdistan’da ortaya çıktığını ve ulusalcı bir hareket olduğunu söyler. Hizbullah, PKK’nin gayr-ı İslami bir ideolojiye sahip olduğunu, İslam’ın Tevhid inancına, İslam şeriatına ve İslam’ın diğer ulvi değerlerine asla saygısı olmayan, mürted ve kafir bir örgüt olduğunu ve Kürt halkının, özgürlük ve kurtuluş mücadelesinde hiçbir başarı kaydetmediğini şu sözleriyle ifade eder: "PKK bilindiği üzere, İslam dinine ve İslam dininin mukaddesatına kökten düşman olan dinsiz bir örgüttür. PKK yöneticilerinin büyük çoğunluğunun, kafir, İslam düşmanı ve hatta gayr-i Müslim olmalarının da bir sonucu olarak, ilk savaşını Kürtlerin dini bağlılığına ve ahlaki değerlerine yönelik olarak gerçekleştirmiştir." (a.g.e.s 215, 236) sözleri Hizbullah’ın PKK gerçeğine karşı kullandığı bu propagandanist üslup ve yöntem. Bununla "Bir düşünceye karşı olan düşmanlığınız sizi adaletsizliğe götürmesin" ayetini de ihlal etmiştir.
Oysa ki PKK’nin gerillası, kurum yöneticileri, milletvekilleri, belediye başkanları ve on milyondan fazla taraftar kitlesinin Müslüman olmadığını, sadece Hizbullah’ın Müslüman olduğunu söyleyerek; bu İslami anlayışıyla IŞİD teröristlerinin akidesine çok yakın durduğunu göstermiştir. Dolayısıyla Hizbullah’ın PKK’yi değerlendirmede kullandığı yöntemin, ilmi ve kitabi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Hizbullah çatışmayı tercih etti!
Hizbullah’ın ağzından PKK ile yaşadıkları olaylara da kısaca değineceğiz. Hizbullah 1991 yılında işçi, esnaf, memur ve toplumun diğer katmanları olmak üzere geniş bir yelpazede İslami faaliyetler yürütüğünü idia eder. Üniversitelerde, orta dereceli okullarda, camilerde ve köylerde yürütükleri İslami çalışmalar sırasında, PKK kadrolarıyla ve sempatizanlarıyla bu ortamlarda karşı karşıya geldiklerini, bu ortamlarda ilk olarak sözlü tartışma, kavga ve ardından öldürme eylemleriyle çatıştıklarını söyler. Hizbullah, Kürdistan’da yürüttüğü İslami faaliyetlere PKK’nin tehammül etmeyerek; ilk iş olarak cemaat mensuplarını cami, okul, sokak ve ev ortamında yoğun psikolojik baskı altında tutuğunu ve daha sonra cemaat mensuplarından birden fazla kişiyi yaralayıp öldürdüğünü idia eder. Bu öldürme ve yaralamalara rağmen Hizbullah, dört-beş ay boyunca, PKK ile çatışmaya girmekten çok uzak durduğunu, PKK’ye bir elçi göndererek bu çatışmaların taraftarı olmadığını aktardığını şu sözleriyle belirtir: "Bağımsız İslami bir hareket olarak bölgede sürdürdüğümüz İslami mücadelemizin esas hedefinin zülum rejimi olduğunu, PKK’ye yönelik özel bir düşmanlık ve faaliyetimizin olmadığını, bölge genelinde var olan sürtüşme ve gerginliklerin PKK’nin baskı ve saldırılarından kaynaklandığını, Cemaatın PKK ile çatışmak istemediğini, patlak verecek bir çatışmanın lokal olmaktan çıkıp, bütün bölgeyi kapsayan bir savaşa dönüşeceğini, böyle bir çatışmanın uzun süre devam edeceğini ve maliyetinin ağır olacağını, bunun her iki tarafın da zararına olacağını, özellikle şu anda fiili bir çatışma ortamı içinde olan PKK’nın kendisine yeni bir cephe açmakla daha fazla zarar eden taraf olacağını, iki taraftan ziyade bu savaştan TC'nin kazançlı çıkacağını, Cemaate yönelik saldırılarını durdurmalarını, aksi taktirde bizim de kendimizi savunmak zorunda kalacağımızı, bu mesajımızı iyi değerlendirmelerini, böyle bir çatışma başlarsa bunun sorumlusunun kendileri olacağını" PKK’ye ilettiğini söyler. (a.g.e.s 89)
PKK’ye gönderdiği bu barış elçisinin PKK tarafından dövüldüğünü ve kanlar içinde bırakılarak kendilerine şu cevabın verildiğini belirtir: "Biz, neyin çıkarımıza ve neyin zararımıza olduğunu sizden daha iyi biliyoruz. Bunları siz bize öğretemezsiniz. Sizin nasihatlarınıza ihtiyacımız yoktur. Eğer gerçekten devlete muhalifseniz gelin PKK’ye katılın ve PKK'nın önderliğinde mücadeleyi sürdürün. Eğer bunu yapmıyorsanız bu işi bırakın ve bölgeyi terk edin. Eğer bunu da yapmıyorsanız, size yönelir ve sizi imha ederiz. Buna göre hangisini istiyorsanız kendinize tercih edin" diyerek, kendilerini bu üç seçenekten birine zorlatıldıklarını söyler.( a.g.e.s 89)
Hizbullah örgütü, kendisine dayatılan bu üç seçenekten biri olan çatışma seçeneğini neden tercih etmek zorunda kaldığını şu sözleriyle ifade eder: "Cemaatın PKK’ye katılıp önderliği altında mücadele etmeyi kabul etmesi, uzun yıllara dayanan mücadelesini terk edip kendisini feshetmesi demektir. Cemaat PKK’nın inanç, ideoloji ve mücadele yöntemini kabul etmediği ve gayr-ı İslami olarak gördüğü için... Cemaat; beş fert, on fert, yüz fertten oluşan küçük bir grup, bir kaç aile veya bir kabile değildi ki bölgeyi terk etmesiyle iş bitsin. Uzun bir mücadele geçmişi olan, çile, emek, kan ve gözyaşıyla yoğrularak bugünlere kadar gelen, onbinlerce elamanı, yüzbinlerce sempatizanı, büyük bir potansiyeli ve halk tabanı olan bir hareket olarak Cemaat, bütün bu değerleri ve kazanımlarını PKK gibi mulhid bir parti ve ideoloji için terk edemez ve bir kenara bırakamazdı." (a.g.e.s 91)
Bir kontra ve istihbarat örgütü
Her ne kadar Hizbullah örgütü, on binlerce kadro elemanı, yüzbinlerce sempatizan ve çok büyük bir halk kitlesine sahip olduğunu idia etse de bu gerçeklik payının son derece zayıf olduğuna işaret etmiştik. Çünkü 90'lı yıllarda, PKK, İslamcı Kürt grupları ve özellikle Kürt halkına karşı Türk istihbarat elemanlarıyla birlikte kullandığı akıl almaz şiddet yöntemlerinden dolayı Kürdistan halkının tüm kesimlerin nefretini kazanmış olacaktı. İkincisi; 17 Ocak 2000'de Beykoz operasyonunda ortaya çıkan onlarca dehşet verici mezar evleri, onlarca işkence ve infaz kasetleri, yüzbinlerce istihbarat dökümanları bu örgütün sadece bir istihbarat örgütü olduğunu kanıtlıyor. Eğer örgütün amacı insanları Allah’ın yoluna davet etmek olsaydı; "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla güzellik üzerine mücadele et" (Nisa 16) yöntemini uygulardı. Ancak örgüt bunu yapacağına, Türkiye ve Kürdistan genelinde siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda faaliyet yürüten tüm kesimler hakkında istihbarat topladığını, hata Türk mafyasıyla en yüksek düzeyde ilişki kurduğunu ve binlerce insanı gözaltına alıp sorguladığını ve ardından infaz etiğini şu sözleriyle itiraf eder: "Cemaatımızın içine sızan ve İslam karşıtı faaliyet yürüten ajan, çete, munafık, kafir unsurlara yönelik yakalama, sorgulama, etkisiz hale getirme ve bunlar hakkında geniş caplı istihbarat toplama türünden çok sayıda eylem ve faaliyet yürütük." [a.g.e.s-215)
Üçüncüsü: Hüseyin Velioğlu öldürüldüğünde cenazesinin Kürt halkı tarafından kaldırılmasını bir kenara bırakalım; tek bir Hizbullah üyesi öldürülen liderlerinin cenaze defin işlerini güvenlik gerekçesiyle yerine getirmemiştir. Dolayısıyla, "Tabanı olan bir hareketin lideri öldürüldüğünde nasıl halk tarafından kitlesel bir merasim töreniyle defin edilmez" sorusunu akla getirmektedir. İkincisi, cenaze defin işleminin bir grup Hizbullah elemanın eşleri tarafından kaldırılmış olması, bu örgütün kesinllikle halk desteğinden yoksun olduğunu fazlasıyla kanıtlıyor.
Oysa ki Kürdistan bölgesinde, Fethullah Gülen ve diğer marjinal ve misyoner Türk İslamcıların (dernek, vakıf, okul) faaliyetleri ve kitle desteğinin Hizbullah’ın sahip olduğu eleman, sempatizan ve halk desteğinden kıyaslanmayacak düzeyde fazla olduğu gerçeğidir. Bu tespitlerimizi doğrulayacak şu çalışma yapıldığında, kimin daha fazla eleman ve taraftar kitlesine sahip olduğu gerçeği bilimsel rakamlarla ortaya çıkacaktır. Kürdistan genelinde Hizbullah’ın açtığı Mustazaf Der şubeleri ile Fethullah Gülen, Süleymancılar, Türk Nurcuları, Akabe, Özder, Haksöz ve benzeri onlarca Türk İslamcıların açtığı dernek, vakıf, parti, okul, dersane, yayınlar ve organizasyonlar yerinde incelenip, alınan sonuçlarla karşılaştırma yapıldığında; Hizbullah’ın söylediklerinin propaganda dan ibaret olduğu yüzde yüz doğrulanmış olacaktır. Hizbullah, "Kutlu Doğum Haftası" etkinlikleriyle, Kürt halkının Peygambere olan derin muhabetini ve aşkını tabanı olarak gösteriyorsa; bu asla bilimsel din sosyolojisine ve bilimsel Kürt sosyolojisine tekabül etmez. Ayrıca dileyen Okuyucu, "Kürdistan’da Din ve Siyaset Sosyolojisi" ve "Siyasal İslam’ın Krizi" adlı kitaplarımıza müracaat edebilir.
YARIN: Hizbullah'ın PKK'ye karşı başlattığı savaş ve infazlar