
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Bayık, şiddetin sivillere yansıması, AKP yönetimindeki Türk devletinin özel ve psikolojik savaş aygıtları, medyanın tekeleşmesi ve yansıması, tarafların moral konumlanışı ve haklılığın gücü, yeni anayasa ve BDP’yi de kapsayan sorumluluklar ile geneleksel devlet refleksinin yeni anaya projeksiyonuna ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.
Çatışmaların şiddetlenmesiyle birlikte sivil kayıplar da arttı. Neler oluyor?
HPG, çatışmaların başlamasıyla birlikte halka baskı yapan polislere yöneleceğini daha önce açıklamıştı. Bu açıdan bu dönemde çatışmalar hem kırda hem de şehirde yaşandı. Çatışmaların şehirlerde yoğunlaşması AKP politikalarıyla yakından bağlantılıdır. AKP iktidarı neden mitinglerde, gösterilerde bu kadar şiddet uyguladı; çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden öldürdü? Bu bir devlet mantığıdır. Türk devleti bütün hükümetleriyle, buna AKP de dahil Kürt Özgürlük Hareketi’nin toplumsal tabanını daraltmak için sivillere yönelmeyi, baskı yapmayı bir politika haline getirmişlerdir. Bu klasik yöntemi Türk devleti Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi sürdükçe kullanmaktadır. Dün kullanmıştır, bugün kullanmaktadır, bundan sonra da kullanacaktır. Bu açıdan sivillere neden yöneliyor sorusunun cevabını bu anlayışta aramak gerekir.
Özellikle Siirt’teki dört kadının ölümünden sonra basın bu olay üzerinden PKK’yi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni sanki kadın öldüren, sivil öldüren bir örgütmüş gibi göstererek toplum içindeki etkisini, itibarını kırma çalışması yürütmektedir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Geçen yılki dört yurtseverin yanlışlıkla katledilmesinden duyduğumuz acı daha yüreğimizdeyken bu dört genç kızın ölümü gerçekten de bizi fazlasıyla zorlamıştır. Kuşkusuz aileleri kadar üzülmek mümkün değildir, ama bu dört genç kızın öldürülmesi hususunda hareketimizin yönetimi de, bütün gerillalar da, bütün arkadaşlarımız da fazlasıyla üzülmüşlerdir. Bunu ailelerin bilmesi gerekmektedir. Bu açıdan bu ailelerimize bir daha başsağlığı diliyoruz. Gerillanın yanlışlıkla sebep olduğu ölümler hareketimiz tarafından soruşturulmaktadır. Gereken yaptırımlar uygulanmaktadır. Hareketimiz bu tür olayların olmaması için gerekli tedbirleri alacaktır.
Bu ölümlerden ne Türk basını ne de Türk hükümeti, bakanları, başbakanı ve bakanları üzülmüşlerdir. Kesinlikle sevinmişlerdir. Bu ölümleri bir psikolojik savaş malzemesi olarak kullanmaktadırlar. Eğer Başbakan, basın ve Türkiye’deki kimi yazarlar gerçekten bu dört genç kadının ölümü için üzülselerdi, üzüntüleri gerçek olsaydı bunlar Kürt sorununun demokratik çözümü için bu savaşın durması için büyük çaba gösterirlerdi.
Kürt Özgürlük Hareketi defalarca ateşkes ilan etti. Yalvarırcasına, yakarırcasına Kürt sorununu demokratik temelde çözün, dedi. Eğer gerçekten barış isteselerdi bu sorunun çözümü için adım atmazlar mıydı?
Bu ölümler karşısında gerçekten samimi olup olmadıklarını anlamak için daha önceki sivil ölümleri konusundaki yaklaşımların ne olduğunu görmek lazım.
Kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yaparız diyen ve gerçekten de gerekeni yaparak birçok çocuğun ölümüne neden olan bir Başbakan’ın yanacak ciğeri mi olur?..
AKP hükümeti ile öncekilerin “propaganda” açısından farkını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geçmişte Türk devleti/klasik iktidar blokları, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı ordusuyla, polisiyle, özel timiyle, MİT’iyle, JİTEM’iyle kirli bir savaş yürütüyordu. Bu dönemde Türk devleti dışarıdan da aldığı destekle her türlü askeri ve siyasi saldırı yürüterek Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme kararı almıştır. Basın da bu tasfiye harekatını örtmek için, desteklemek için kendisine verilen görevleri yerine getiriyordu. Olayların nasıl yansıtılacağı, nasıl bir habercilik ve propaganda yapılacağı o dönemdeki kirli savaş karargahı tarafından Türk basınına iletiliyor, Türk basınındaki gazete ve televizyon yöneticileri de bu çerçevede yayınlarını sürdürüyorlardı.
Polis ve askerin ağırlıklı olarak kullanıldığı bu kirli savaş başarısız olmuştur.
Bu nedenle günümüzdeki savaş konsepti asker ve polisi kullanma yanında, yumuşak güç denilen sosyal, ekonomik, kültürel imkanları ve basını yoğun olarak kullanarak psikolojik savaşla Kürt halkının haklı özgürlük mücadelesini daraltmayı, etkisizleştirmeyi düşünen yeni bir stratejiyle yürütülmektedir. Bu stratejide amaç değişmemiştir. Amaç yine Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi ve Kürtleri kültürel soykırıma uğratacak politikanın önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Her ne kadar Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır deseler de bu tür söylemleri de Kürt halkını kültürel soykırıma uğratıp Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme politikalarını örtme amaçlıdır.
Politika amaç olarak değişmemiştir, ama yöntemlerde ve taktiklerde değişiklikler vardır. Dün basın bir nevi yürütülen politikanın destekçisiydi, şimdi ise savaşın ağırlıklı bölümü basın üzerinden psikolojik savaş olarak yürütülmektedir. Asker ve polis ise basın üzerinden sürdürülen bu savaşın gereklerine göre hareket etmektedir. Bu yönüyle basının geçmişteki durumdan çok farklı bir konumu vardır. Önceleri dördüncü kuvvet denilirdi; şimdi birinci kuvvet olarak tanımlanmaktadır. Gerçekten de şimdi Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen savaşta birinci kuvvet rolünü oynamaktadır. Savaşın yönünü, doğrultusunu, içeriğini, ilkelerini, esasını neredeyse basın belirliyor. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı toplumsal tabanı daraltma, Kürt Özgürlük Hareketi’ni parçalama, halkın kafasını bulandırma konusunda esas rolü basın yerine getirmektedir.
Basın geçmişten daha farklı bir biçimde bu özel, psikolojik ve kirli savaşın içindedir. Dün destekçisiydi, hatta kendine verilen talimatla yürüyordu, şimdi ise esas politika, savaşın doğrultusu burada çiziliyor. Herkesin rolü burada belirleniyor. Bu çerçevede de askerler, polisler ya da özel timler rolünü oynuyor. Basının geçmiş dönemden farkını bu çerçevede ortaya koymak gerekiyor.
Artık merkez basın, yandaş basın ayırımı da kalmamıştır. Şu anda bütün basın hükümetin politikasının uygulanmasının temelini hazırlayan güç haline gelmiştir.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: geçmiş dönemde basın içinde belirli düzeyde farklı sesler vardı, ama bunlar andıçlarla bastırılıyordu. Gazete ve televizyon sahipleri üzerinde baskı kurularak birçok gazetecinin çalıştırılmaması isteniyordu. Bunlar o dönemde farklı seslerin olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün ise basın tamamen tek ses haline getirilmiştir. Birkaç tane aykırı ses dışında AKP politikalarına karşı çıkacak gazeteci kalmamıştır.
Önceki hükümetler basına baskı yaparak istediği doğrultuda psikolojik savaş yürüttürüyorlardı. Şimdi ise basın bizzat AKP’ye aittir; AKP yandaşıdır. İdeolojik olarak, siyasi olarak AKP’nin politikalarını benimseyen, AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ni yenilgiye uğratması, tasfiye etmesi temelinde devleti ele geçirmesi konusunda bizzat öncülük yapan bir basın söz konusudur. Hatta AKP’nin ideolojisi ve politikası bunlara aittir. AKP bunlara ait ideolojik yaklaşımları yürürlüğe sokmaktadır. Bu açıdan geçmişten farklı olarak basın ideolojik ve siyasi olarak AKP’lidir, AKP’nin politikalarının uygulattırıcısıdır. Sadece hükümetin ve devletin şöyle yap dediğini yapmıyorlar. Aksine inandıklarını AKP’ye yaptırıyorlar.
AKP hükümeti gerçekten de psikolojik savaşta derinleşmiştir, usta olduğu söylenebilir. Algı yaratma, yönetme, yönlendirerek kendisini etkin kılma konusunda AKP ideologları, özel savaş merkezi ve basınının geçmişteki hükümetlere göre daha etkili çalıştığı söylenebilir. Basın tam bir tekel halindedir. Sahipleri farklı olsa da aynı ideolojik ve siyasi hedefler doğrultusunda çalışmaktadırlar. Kendilerine karşı bir tane muhalefet olmasını bile istemiyorlar. Beyazı kara, karayı beyaz gösterme konusunda ustadırlar. Gerçeklerin bu kadar çiğnendiği, tersyüz edildiği, saygısızca yaklaşıldığı bir hükümet dönemi ya da basın dönemi olmamıştır.
Aşırı bir medya propagandası, manipülasyonlar ve korku psikolojisi Kürt mücadelesi karşısında bir üstünlük sağlamaya yeter mi?
AKP hükümeti de Kürt Özgürlük Hareketi karşısında ideolojik, askeri ve siyasi olarak yenilmiştir. Ne kadar psikolojik savaş yürütseler de ideolojik ve siyasi üstünlük tamamen Kürtlerin elindedir. Düşünebiliyor musunuz daha kara harekatı yoktur, hatta kara harekatı yapmaktan korkmaktadırlar ama buna rağmen kara harekatı yapılacak, PKK marjinalleştirilecek, yenilecek ve ondan sonra Kürdistan’da yeni bir siyasi durum ortaya çıkacak gibi senaryolar üretilmekte, sanal zaferler ilan edilmektedir. Sanal zaferler üzerinden de Türkiye’nin geleceği şekillendirilmektedir. Psikolojik savaş bu düzeye vardırılmış.
Bu aşırı medya propagandası ya da medyanın bu kadar AKP’ye sahiplenmesi aslında zayıflığıyla ilgilidir. Psikolojik savaş uzmanları bilirler ya da psikolojik savaşın bütün dünya tarihindeki, özellikle 20.yüzyıl tarihindeki uygulamalar göstermiştir ki bir güç yenildikçe psikolojik savaşını arttırır. Psikolojik savaş ne kadar derinse ne kadar kapsamlı yürütülüyorsa bunu yürüten tarafın hakikati, gerçeği, meşruiyeti, inandırıcılığı zayıflamıştır. Savaşı birçok alanda kaybetmiştir, ama psikolojik savaşla bu kaybetmeyi tersine çevirmeye çalışmaktadır. Dünyadaki gerçek budur. Çünkü askeri ve siyasi olarak başarılı olanlar psikolojik savaşa o kadar başvurmazlar.
AKP ve yandaşı basının psikolojik savaşı bu kadar arttırmasının nedeni, PKK karşısında yaşadığı kaybetme korkusudur. Çünkü kaybettiği anlaşılırsa pabucu dama atılacaktır. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme temelinde iktidar yapılmıştı. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme kapasitesinin olmadığı açığa çıkarsa/netleşirse o zaman başat güç olması mümkün değildir. AKP hükümeti ve yandaşları 1930’ların CHP’si gibi tek partili bir yönetim yaratmak istiyorlar. Başka partiler olsa da bunları süs olarak kullanıp esas olarak 1930’ların CHP’si gibi Türkiye’nin bütün siyasal, sosyal, kültürel politikalarını belirleyen, hakim olan yegane güç olmak istiyorlar. İşte bunun önünde engel olarak PKK, Kürt Özgürlük Hareketi görüldüğü için bu kadar propaganda, manipülasyon yapıyorlar, gerçekleri tersyüz ediyorlar.
Aşırı düzeyde yürütülen psikolojik savaş ve manipülasyonla korku yaratarak Kürt mücadelesi karşısında üstünlük yaratılamaz. Sanal zaferlerle, psikolojik savaşlarla dünyanın en gerçek, haklı mücadelesi geriletilemez. Dünyadaki hiçbir hakikatin ve gerçeğin bu kadar net olmadığı bir mücadele yürüten hareketi geriletmeleri, üstünlük sağlamaları mümkün değildir. Zaten Türk devletinin başarısızlığı esas olarak buradan kaynaklanmaktadır. Yoksa ordusu az savaşmış, polisi az çalışmış, psikolojik savaşı az vermişler gibi bir durum söz konusu değildir. Belki dünyada hiçbir ülkenin yürütmediği kadar kapsamlı ve sert bir savaş yürütmüşlerdir. Dünyanın en büyük gücü olan ABD’den daha fazla askeri, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, ideolojik, propaganda ve psikolojik savaş alanında bir savaş yürütmüşlerdir. Başarılı olmamalarının nedeni esas olarak çok haksız olmalarıdır. Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin ise çok haklı olmasıdır. Moral değerleri çok yüksek olmazsa Kürt Özgürlük Mücadelesi bu devlet ve saldırılar karşısında dayanamazdı. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi direnmektedir, büyük savaş vermektedir, büyük mücadele vermektedir. Ama eğer Türk devleti başarılı olamıyorsa, Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi Türk devleti karşısında yenilgi yaşamıyorsa, bunun esas nedeni Türk devletinin çok haksız bir savaş yürütmesidir, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de çok haklı bir davanın yürütücüsü olmasıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi bugün askeri, siyasi ve ideolojik olarak üstünlüğünü sürdürmektedir. Bugün sıkışık olan AKP hükümetidir. AKP, Kürt sorununu demokratik temelde çözemezse siyaset sahnesinden çekilecektir.
Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı propagandanın bu kadar çıplak yürütülmesi, AKP’nin her türlü uygulamalarının koşulsuz desteklenmesi, medya ve iktidar ilişkisinin gizlenmeye gerek duyulmayacak kadar açık hale gelmesi nasıl izah edilebilir?
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: Türkiye bir özel savaş devletidir. Cumhuriyetten bu yana Kürtleri fiziki ve kültürel soykırımla yok edip Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirmek istemektedir. Bu stratejik bir hedeftir. Büyük Osmanlı imparatorluğu dağılmış, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. O imparatorluk kompleksiyle hiç değilse Misak-ı Milli denen sınırları tümden Türk vatanı haline getirelim, Türkleştirelim politikası benimsenmiştir ve bu temelde de Türk devletinin bütün siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, askeri her türlü imkanları bu amaca seferber edilmiştir; bu amaç çerçevesinde planlanmıştır ve örgütlendirilmiştir. Aynı biçimde basın da, üniversiteler de bu özel savaş çerçevesinde şekillenmiştir. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor.
İslamcı basının da bunlardan farkı yoktur. Son zamanlarda görüldüğü gibi kendileri devletle uzlaşınca, devlet içine kabul edilince demokrasi sorunu bitmiş, ileri demokrasi gelmiştir, propagandası yapmaktadırlar. Zaten kendileri de eski devlet yok, artık devlet üzerinde AKP’nin hakimiyeti vardır demektedirler. Artık AKP devletin temel stratejilerini yürüten politik güç haline gelmiştir. Bu açıdan mevcut medyanın iktidarla bütünlük arz etmesi, devlet politikalarını desteklemesi çok anormal bir durum değildir. Kürt sorunu sürdüğü müddetçe de basının göreceli de olsa bir bağımsızlığının olmayacağını, tamamen devletin ve hükümetin politikalarına endeksli olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi ve Kürtlerin siyasi soykırıma uğratılmasının aracı haline geleceklerini bilmek gerekir. Bu konuda Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin yanılmaması gerekir. Hiçbir psikolojik savaş, hiçbir özel savaş dili bu karakterlerini gizleyemez. Bazı sözde demokratların ve kendilerine Kürt aydını diyen birkaç kişinin AKP’nin bu özel savaş politikasını sanki bir gelişme oluyor gibi göstermeleri, onların ruhlarını satmalarıyla ilgilidir.
Propagandanın bu denli açık yürütülmesi esas olarak savaşın geldiği düzeyi gösterir. Artık saflar netleşmiştir. Zaten AKP hükümeti de Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı o kadar sıkışmıştır ki orta bir yol bırakmamıştır. Ya bizdensiniz ya da karşı taraftansınız demektedirler. Bu açıdan da basın propagandayı bu kadar çıplak biçimde yürütmektedir. Bunun böyle görülmesi gerekir.
Zaten politik arenada da farklı görüşler devreden çıkmıştır. Aslında MHP farklı gözükse de durum öyle değildir. AKP zaten MHP’lileşmiştir. Şu anda tek bir görüş var, o da AKP’nin benimsediği devlet politikasıdır.
Meclis’in en önemli gündemi yeni anayasa olarak görülüyor. Nasıl bir anayasa olmasını bekliyorsunuz?
Sadece demokrasi güçleri ve Kürt halkı açısından değil, devlet açısından da artık mevcut anayasayla Türkiye’yi yönetmenin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Devlet yıpranan otoritesini, sistemini, meşruiyetini onarmak için yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır.
Türk devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin yeni anayasadan anladıkları farklıdır. Devlet, Kürt halkı ve demokrasi güçleri üzerindeki egemenliğini sürdürecek yeni bir meşruiyet zemini ararken, Kürt halkı ve demokrasi güçleriyse yeni anayasayla Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini istemektedirler.
Kesinlikle yeni anayasa süreci aynı zamanda mücadelenin keskinleşeceği, şiddetleneceği bir süreçtir. Son on yılların en şiddetli mücadelesi, ince, çok boyutlu ve çok yönlü mücadelesi bu süreçte olacaktır. Çünkü herkes yeni anayasanın kendi anladığı biçimde yapılmasını isteyecektir.
Diğer yandan yeni anayasa yapım süreci aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki bir yeni sözleşme olabilecek bir fırsat da sunmaktadır. Eğer demokrasi güçleri, özgürlük güçleri iyi mücadele ederlerse gerçekten de devletle toplum arasında, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü temelinde bir uzlaşma da sağlanabilir. Ancak AKP böyle bir uzlaşmayı düşünmemektedir.
Nasıl bir anayasa olması gerekir konusuna gelirsek...
Kesinlikle Kürt halkının varlığını tanıyan ve özgürlüğünü sağlayan bir anayasanın olması gerekmektedir. Eğer inkarcılık bırakılacaksa o zaman bir biçimde Kürtlerin ismi zikredilerek varlığının kabul edilmesi gerekmektedir. Anayasal vatandaşlık olacaksa bu, bütün farklılıkları kabul eden bir anayasal vatandaşlık olmalıdır. Bu konuda anayasanın bütünü bütün kimliklere nötr olabilir, ama bir maddeyle de olsa Türkiye’de yaşayan bütün halkların ismi zikredilerek, bunların kendi kendini yönetme, kültürel özgürlük, anadilde eğitim de dahil bütün hakları yasalarla düzenlenir biçimde bir ifadeye kavuşması gerekmektedir. Kürtler ve diğer etnik ve dinsel azınlıklar söz konusu olduğunda hem bu farklılıkların varlığını kabul edecek hem kendi kendilerini yönetmelerini kabul edecek, hem de çok dilliliği ve anadilde eğitim yapılmasını anayasal güvenceye almak zorundadır. Bazıları anayasada Kürtlerin ya da başka etnik ve dinsel toplulukların ismini zikretmeye gerek yok diyor. Eğer inkarcılığı sürdürmüyorsanız, varlığını kabul ediyorsanız isimleri zikretmenin hiçbir sakıncası yoktur.
Yeni anayasa tabii ki özgürlükçü ve demokratik olmalıdır; demokratik ölçüleri esas almalıdır, düşünce özgürlüğünü esas almalıdır, insan haklarına saygılı olmalıdır, hak, adalet, eşitlik ilkelerini içermelidir. Ama bunları genel söylemek yetmez.
Yeni anayasa mutlaka Kürt halkının varlığını, özgürlüğünü güvenceye almalıdır ki Türkiye açısından da demokratik bir anayasa olsun.
Yeni anayasada Kürtlerin bir halk, bir toplum olarak varlığının tanınması gerekir. Örgütlü toplum olmaları, kendi kendilerini yönetmeleri tanınacaktır. Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerini tanımak birilerine padişahlık, imparatorluk veya derebeylik vermek değildir.
Nitekim birileri diyor ki PKK kendine güneydoğuda derebeylik istiyor, otorite istiyor...
Derebeylik ayrı bir şeydir, günümüzde farklı etnik toplulukların kendi kendilerini yönetmeleri ayrı bir şeydir. Bunun ikisini karıştırmak ya bilgisizliktir ya da o toplumun haklarını reddetmek için yapılan demagojilerdir. Artık öyle katı merkeziyetçilikle yönetim olamaz. Hele Kürdistan hiç yönetilemez.
Kürdistan’da kesinlikle Kürt toplumunun kendi kendini yönetme hakkının kabul edilmesi gerekir. Bunun anayasada güvenceye alınması gerekir.
Demokrasi günümüzde farklı toplulukların kendi kendini yönetme hakkını tanımadır. Yönetim erkinin topluma dağıtılmasıdır.
Kürtlerin kendi kendini yönetmesinden söz ederken bunu sadece belediyelerin hizmet alanının genişletilmesi olarak anlamak yanlıştır. Bu konunun da herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir.
Kürtlerin ulusal varlığının ve kendi kendini yönetmesinin tanınması olmazsa olmaz kabilindendir. Bu tanınmanın doğal sonucu olarak anadilde eğitim ve çok dillilik de kabul edilmek zorundadır.
Eğer yeni yapılmak istenen anayasa Kürtleri tatmin etmeyecek olursa BDP, demokrasi güçleri ve Kürt toplumu nasıl tutum takınmalıdır?
BDP’nin Meclis’te Kürt halkının anayasal haklarını, nasıl bir anayasa istediğini ve bu anayasanın hangi hak ve özgürlükleri içermesi gerektiğini açık ve net; hiçbir kaygıya kapılmadan ortaya koyması gerekir. Türkiye’deki psikolojik savaşın, özel savaşın baskısı altına girmeden, kendine liberal demokrat diyen aydınların AKP hükümeti doğrultusunda yaptığı ideolojik saldırıları dikkate almadan, Kürt halkının gerçekten tam özgürlüğünü ve demokrasisini sağlayacak bir anayasa talep etmelidir. Kürt halkının varlığını açıkça tanımayan, varlının gereği olan öz yönetimini, çok dilliği, anadilde eğitimi ve bunun gibi temel demokratik haklarını tanımayan, güvenceye almayan bir anayasayı kabul etmeyeceğini ortaya koymalıdır. Çünkü bu gönül hatır işi değildir; bir halkın kaderini ilgilendirmektedir. Bir halkın davası söz konusudur.
AKP, CHP ve MHP’nin birlikte, özellikle AKP ve CHP’nin birlikte hareket ederek kendilerine göre yeni bir anayasa yapmak istedikleri netleşirse, bunun derhal Kürt halkına ve Kürt toplumuna açıklanması gerekir. Bunlar sayılarına dayanarak Kürtlerin haklarını kabul etmiyorlar, bu bakımdan Kürtler açısından bu anayasanın bir meşruiyetinin olmadığını, olmayacağını açıklamak, bu konuda hem Meclis’i uyarmak hem de Türkiye toplumuna, dünyaya bu konunun açıkça anlatılması gerekir.
AKP’nin ve CHP’nin düşündüğü anayasa çerçevesinin Kürtler tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.
Demokratik özerklik olmadan anadilde eğitim, anadilde eğitim olmadan demokratik özerkliğin anlamı olmaz. Kendi kendini yönetme, anadilde eğitim, çok dillilik ve bunların toplamı olarak da bu kimliğin gerektirdiği tüm demokratik hakların ve özgürlüklerin tanınmasıyla Kürt sorunu çözülmüş olur.
HABER MERKEZİ