Türkiye'de basın hiçbir dönemde olmadığı kadar iktidarın güdümüne girmiştir. Basın önceleri de Kürt sorunu konusunda devlet yönlendirmesinde olmuştu. Ancak bu kadar iktidar denetiminde olan bir basın görülmedi. Basın, iktidarın karşısında tir tir titriyor. Bu yetmiyor olacak ki Başbakan her ağzını açtığında basını tehdit ediyor. Basınının kendilerini rahatsız edecek hiçbir şey yazmamasını istiyor. Öyle ki, basının terör örgütüne lojistik destek sağladığını iddia ediyor. Basını böyle töhmet altında bırakarak kontrolünde tutmaya çalışıyor. En son hızını alamadı “basın Hükümetimize lojistik destek sağlamalıdır” dedi.
Türkiye'de eskiden merkez basın diye bir şey vardı. Bu tanım devlete ve Hükümete yakın olmayı ifade ediyordu. Şimdi eski merkez basın da, daha önce muhalif olan basın da tamamen iktidarın güdümündedir. AKP şimdi basınla iktidarını yürütüyor. Başbakan ve Hükümet ne derse basın “haklısınız padişahım” diye onaylıyor. Herhalde odun kırıcının hık deyicisi hikayesi tam da bu basınla hükümet ilişkisini anlatıyor.
Hükümete ters düşen basın ve gazeteciler ise hükümetin gazabına uğruyor. Aydın Doğan en büyük basın grubunu oluşturuyordu. Hükümet vergi kaçırmayla tehdit edince Aydın Doğan diz çöktü. Kendisine ait önemli gazete ve televizyonları elinden çıkardı. Kalanlar da Hükümetle uyumlu hale geldi. Diğer Radyo, Televizyon ve Gazeteler ise Hükümetin istediği gibi hareket ettiler. Yandaş basın denilen basın ise tamamen Hükümetin bültenleri gibi çalışıyor. Ancak AKP Hükümeti için bu bile yetmiyor. Çünkü gazetelerde bazı yazarlar yine de zaman zaman Hükümeti rahatsız edici şeyler yazıyorlar. Çünkü düne kadar Hükümeti destekleyici olanların tümünü hemen gazetelerden ve televizyonlardan attırmak mümkün olmuyor. Dünkü destekçileri böyle apar topar atılsa Hükümet daha fazla teşhir olacak.
Basındaki yazarlar hiçbir dönem bu kadar baskı altına alınmamıştı. 28 Şubat dönemindeki yazarların andıçlanması bugün açık yapılıyor. Dün ordu içindeki psikolojik savaş merkezi bu tür şeyleri yaparken, şimdi Hükümet birçok yoldan bunu gerçekleştiriyor. Artık kim nasıl andıçlanacağını biliyor. Bu nedenle Hükümeti rahatsız etmeyecek biçimde kendilerini ayarlıyorlar. Yani oto sansür uyguluyorlar. Artık başka ayarlardan çok bizzat basın kendisine oto sansür uyguluyor. Zaten öyle bir terörle mücadele yasası var ki, her şey bu yasanın içine sokulabilir. Bu nedenle basın örgütleri "1982 Anayasası bile özgürlükçüdür, ama yasalarla anayasanın ifade ettiği bu özgürlükler tamamen ortadan kaldırılmıştır” demektedirler. Yani AKP döneminde basın özgürlüğü her dönemden daha geriye gitmiştir.
Bugün Hükümeti eleştirmek çok pahalıya mal olmaktadır. Bu nedenle Hükümete dokunan yanar sözü her yerde söylenmektedir. Artık Hükümete eleştiri geliştirmek yiğitlik haline gelmiştir. Zaten eleştiri yapanların çoğu ilk önce AKP Hükümetine birçok övgü yapmakta, ondan sonra varsa eleştirisini dile getirmektedir. Şimdi Türkiye basınında eleştiri yapmanın yöntemi bu hale gelmiştir. AKP övülerek, yapılan hafif eleştiriler nedeniyle gelecek baskıların önü alınmaya çalışılıyor. Çok açık eleştiri getirenler ise zaten Hükümetin her türlü gazabını ve aforoz edilmeyi göze almış olanlardır.
Türkiye tarihinin en fazla gazetecinin tutuklandığı ve gazetelerin kapatıldığı, astronomik para cezalarına çarptırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Yüzden fazla gazeteci tutuklandı. Nedim Şener ve Ahmet Şık bu gazetecilerin tutuklanmasına tepki azalsın diye bırakıldılar. Çünkü Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklu olduğunda Kürt ve demokrat gazetecilere yönelik tepki de daha fazla oluyordu. Bu da AKP'nin içeride ve dışarıda teşhir olmasını getiriyordu. Yoksa Ahmet Şık ve Nedim Şener’i zihniyetleri değiştiği için bırakmadılar.
Bugün oto sansür uygulanmazsa her gün birçok gazete kapatılır; gazeteciler zindanlara atılır. Nitekim en son Demokratik Vatan gazetesi bir ay süreyle kapatıldı. Bu nedenle yazarlar ne yazarsak gazeteyi kapatırlar kaygısıyla hareket ediyor. Kalemimiz kelime ve cümleleri yazarken duruyor. Kelime ve cümlelere dans ettirmeye çalışıyoruz. Gerçekleri tam ve doğrudan söyleyemiyoruz. Biz bile bu durumdayken siz diğer gazeteleri ve gazetecileri düşünün.
AKP Hükümeti zaten basın üzerinde çok yönlü baskı uyguluyor. Yasaları, maliyecileri ve vergi memurlarını kullanıyor. Hükümetin içindeki ve yanındaki Fethullahçılar da basın üzerinde farklı bir baskı yöntemi uyguluyorlar. En son Fenerbahçe ile Fethullah arasındaki kavgada bu durumu gördük. Düne kadar Hükümet ve Fethullahçılar tarafından el üstünde tutulan gazeteciler bile aforoz edildi. Ergun Babahan ve Cengiz Çandar hedef haline getirildi. Zaten Cengiz Çandar ve daha başka gazeteciler ve aydınlar KCK operasyonlarıyla tutuklanacaklarmış. Duyulunca başka yollardan engellenmiş. Öyle bir AKP-Fethullah iktidarıyla karşı karşıyayız ki, yaşamın her alanını kontrol etmek istiyorlar.
AKP-Fethullah iktidarının Fenerbahçe ve Beşiktaş’la uğraşması bir gerçektir. Şu anda Galatasaray’la uğraşılmaması ise Kürt sorununu ilgilendiren nedenlerden dolayıdır. Belki Fenerbahçe’yi ele geçirmek istiyorlar söylemleri abartılı olabilir, ama bu takımların köşeye sıkıştırılıp başka takımların önünün açılmak istendiği kesindir. Futbol sektörünün de Anadolu Kaplanları denilen yeşil sermaye etkili kesimlerin eline verilmek istendiği söylenmektedir. Yoksa Fethullahçılarla Fenerbahçe kavgası denilen gündem söylendiği gibi Fethullahçılar ya da AKP düşmanlarının ortaya çıkardığı bir şey değildir. Şike soruşturması sadece futbol sektörünün el değiştirmesi konusunda kullanılan bir araç haline getirilmiştir. Sadece şikeyle ilgili olsaydı soruşturmalar da farklı biçimde gelişirdi. Çünkü Türkiye'de şikenin dallı budaklı olduğu, devlet dahil birçok gücün ve takımın içinde olduğu bir gerçek olduğu bilinmektedir.
Başbakan neden basın üzerinde bu kadar baskı uyguluyor? Tüm basın denetimde olmasına rağmen hala neden basına ayar vermeye çalışıyor?
Bunun iki nedeni var: birincisi, iktidarını basınla güçlendirdi; basınla sürdürüyor. Dünyada belki de hiçbir iktidar bu düzeyde basını kullanmadı. İktidarını bu kadar basınla güçlendiremedi. AKP Hükümeti tüm muhaliflerini bu basınla susturdu. Özellikle bir kısım liberalleri yanına alması AKP Hükümetinin muhaliflerini saf dışı etmesini kolaylaştırdı. Yine Kürt sorunundaki sıkışıklığını bu liberallerin desteğini alarak gidermeye çalıştı. Basın, AKP'nin esas gücü oldu. Başbakan Erdoğan iktidarını nasıl ayakta tuttuğunu bildiğinden basını tümden kontrolünde tutmak istiyor. Basının kendi kontrolü dışında hiçbir şey yapmamasını sağlamak için sürekli dizayn yapıyor. Böylece basında çıkacak farklı seslerin önüne geçmek istiyor. İkincisiyse, AKP gerçeği zayıftır. Demagoji, yalan ve aldatmayla toplumu yanında tutuyor. Özellikle devletle bütünleşip yeni statükonun sahibi haline gelince toplumsal zemini zayıfladığı gibi, söylemlerinin inandırıcılığı da kalmamıştır. Bu nedenle basında muhalif sesler artarsa tüm zayıflıklarının açığa çıkacağını, demagoji, yalan ve oyalamaların etkisinin kırılacağını, gerçeklerin ortaya çıkacağını görüyor. Bu nedenle hiçbir farklı sese tahammül edemiyor. İstiyor ki sadece kendi sesi ve söyledikleri duyulsun. Bunun dışında bir şey duyulmasın, öğrenilmesin; gerçekleri kimse görmesin! Bu nedenle denetiminde olmasına rağmen basın üzerindeki cıvataları sürekli daha da sıkıştırıyor.
Başbakan en fazla da Kürtler üzerinde uyguladığı kültürel soykırım politikasının bilinmesini ve görülmesini istemiyor. Kürtler üzerinde yeni koşullarda sürdürmek istediği inkarcı, asimilasyoncu ve kültürel soykırımcı politikasının tüm Kürtler ve demokrasi güçleri içinde teşhir olmasından korkuyor. Bu nedenle basını sürekli töhmet altında tutuyor ve tehdit ediyor. BDP ve Kürtlerin basında sesinin çıkmaması için her türlü baskı ve yalana başvuruyor. Kürtler üzerinde uyguladığı baskı, inkar ve asimilasyon politikasına basının kayıtsız, koşulsuz destek vermesini istiyor. Çünkü basın Hükümetin politikalarını eleştirirse demagoji, yalan ve aldatmaların üzerindeki tüm örtünün kalkacağını görüyor. Bu korkusundan dolayı basını kullanıp zayıflıklarının açığa çıkmasını engelliyor. Bu nedenle Türk basını üzerinde görülmedik baskı kuruyor. Bunun sonucunda Türkiye tarihinin en kişiliksiz, en güdümlü basın gerçeği ortaya çıkıyor. Herhalde ilerde basın camiası bu dönemi utanç dönemi olarak hatırlayacaktır.
AKP KENDİ GERÇEÐİNİ BASINLA GİZLEMEYE ÇALIŞIYOR