Recep Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin kendi siyasi gelecekleri için kazanmak istedikleri referandum çalışmalarında işler ne AKP-Erdoğan için ne de Devlet Bahçeli ve çevresi için iyi gitmiyor. İşler iyi gitmiyor ve Erdoğan son günlerde, kendisi için tehlikeli gördüğü, terörist ilan ettiği, zindanlara attırdığı, katlettirdiği Kürtlerden utanmadan oy istiyor. Devlet Bahçeli ve etrafındakiler ise ne yapacağını bilemiyor.  Çünkü Türk devletinin „beka sorunu“ olarak tanımladığı bu süreçte kendi içlerinde oluşturdukları milliyetçi-cinsiyetçi ve dinci faşist blok hem içerde hem de dışarıda büyük bir kriz içerisindedir.

Suriye-Rojava’da Türk devletinin izlediği strateji çökmüş durumda. Kışın yok edeceklerini tasarladıkları PKK, kitlesel, askeri, toplumsal ve diplomatik gücünü daha da arttırmış kendisini yeni mücadele dönemine hazırlamakta. Ve mücadelesini kesintisiz bir şekilde devam ettirmekte. Türkiye’de ise ekonomik kriz, siyasi belirsizlik, toplumsal çürüme giderek boyutlanıyor. Erdoğan ve Bahçeli ikilisi bu gerçeği gizlemek için ellerindeki medya ve devlet aygıtlarını pervasızca kullanıyor. İstedikleri kadar psikolojik savaş haberleri ile toplumu uyuttuklarını sansalar da toplum hiç de AKP ve MHP’nin politikalarını kabul eder ve yutar bir pozisyonda değil.

Stadyumdaki taraftarlardan, üniversite öğrencilerine, kadınlardan Alevilere, sosyal demokratlardan devrimcilere, laiklerden liberallere, demokratik İslami çevrelere hatta bazı milliyetçilere kadar büyük bir yelpazede Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli faşizmine karşı müthiş bir tepki var. Ve bu tepki daha örgütlü kampanyalar başlamadan kendiliğinden başladı. Ve işte tam bu noktada Erdoğan ve ekibi telaşa kapıldı.

Tayyip Erdoğan ve ekibi yine normal yol ve yöntemlerle istediği sonucu alamayacağını gördüğü için içerde ve dışarıda büyük provokasyonları devreye sokmaktadır. Provokasyonlar Kürtler ve demokrasi güçleri üzerinden yürütülmektedir.

Örneğin, Türk savaş uçaklarının gerilla alanlarına, özellikle de Kandil’e saldırıları öyle rutin bir saldırı değildir. Referandum sürecine giderken yapılan provokasyonların başında gerilla alanlarına saldırılar var. AKP’nin soysuz içişleri bakanı Süleyman Soylu’nun „2017 kışında hepsine beyaz kefen giydireceğiz, PKK’nin adı bile anılmayacak“ açıklamaları da zaten bu saldırı dalgasının boyutlarını göstermeye yetiyordu. AKP-MHP faşist bloku, Kürt Özgürlük Hareketi’nin moral değerlerine, öncülerine yönelik imha konseptini devreye sokacağını sağda solda dillendirmektedir. Ve yine Kandil’e KDP’nin de desteği ile askeri operasyon yapma planlarını hayata geçirmek için uygun koşullar beklemekte.

AKP-MHP’nin ikinci provokasyon zemini ise Kuzey Suriye ve Rojava üzerinedir. Halep ve Bab bataklığındaki askeri-siyasi-diplomatik yenilgisini gizlemek için Rojava Kantonlarına saldırıyı boyutlandıracağını da yine dillendirenler AKP’lilerdir. Kendi akıllarınca Azzaz-Cerablus-Bab işgali ile Afrin kantonu ile Kobanê arasına girdiğini düşünen TC; şimdi de Kobanê ile Cizre kantonunun arasına gireceğini planlıyor. Bunu da Rakka operasyonuna katılma istemi biçiminde dile getiriyor.

AKP-MHP’nin üçüncü provokasyon alanı Kuzey Kürdistan ve Türkiye sahasıdır. Son günlerde Nisebin’deki köy yakma, yargısız infazlar ile estireceği terörün boyutlarını ortaya koyarak, halkı ürkütmeyi esas alan TC; seçilmiş Kürt siyasetçiler, Türkiyeli aydınlar ve cezaevlerinde bireyleri, kurumları hedef göstererek etkisizleştirmek istemektedir. Erdoğan, kendi sarayında örgütlediği paramiliter gücü ile toplumu sindirme açıklama ve eylemlerine girişmektedir. Akit gazetesinin Müjdat Gezen’i hedef gösterip, sonrasında Kültür Merkezinin ateşe verilmesi de bu bağlamda ele alınması gereken bir durumdur.

AKP-MHP faşizminin bir diğer provokasyon alanı ise Avrupa sahasıdır. Son bir hafta içinde Avusturya, Almanya, İsviçre vb ülkelerde Türk devleti adına çalışan ajan yapılanmaların hedef ve planlamalarında Kürt kurumları var. MİT’e bağlı çalışan bu ajan şebekeleri kendilerine göre Avrupa’da da Kürtlere darbe vurup istedikleri sonucu almayı planlamaktadırlar.

Yani içte içine girdikleri askeri, siyasi, ekonomik ve toplumsal krizi Kürtleri ve muhalif güçlere dışarıda yönelerek aşmak istemekte; milliyetçi cephe ile sonuca gitmek istemektedirler.

Peki AKP ve MHP faşist iktidarı bunları yapabilir mi; yaparsa da sonuç alabilir mi? Tabii ki hayır. Her girişimin bir karşılığı olacağını, yöneleceği güçlerin de AKP-MHP faşizmine daha sert, etkin ve yaygın yönelebileceğini düşünmemek büyük saflık olur. Ve her baskı boyutlandığında direniş daha da katmerleşerek büyüyecek ve Türkiye’yi daha büyük bir krizin içine sokacaktır. O nedenle AKP ve MHP faşizmi Erdoğan ve Bahçeli’nin siyasi istikbalini sürekli kılmaya çalışarak, sadece kendi ayağına balta vurmaktadır. Bu nedenle her alandaki direniş renkliliğini daha da genişletip sokaklara çıkan mutlaka kazanacaktır... Zaten bu da „hayırlı“ bir siyaset olacaktır.