AKP hükümeti Medya Savunma Alanları'na bazı saldırılar yaparak ve yüzlerce yurtseveri tutuklayarak fiili olarak bitirdiği ateşkesi resmen de sonlandırmıştır. Artık Kürdistan ve Türkiye'de sert bir mücadele dönemine girilecektir. Türkiye'de ya başta Kürt sorunu olmak üzere tüm sorunların çözümünü sağlatacak bir demokratikleşme gerçekleştirilecek ya da mücadeleyle Türkiye'nin demokratikleşmesi sağlatılacak ve bu temelde tüm sorunlar çözülecektir.
AKP hükümetini böyle bir savaş ortamına sürükleyen iki temel etken vardır. Birincisi; Kürt sorununda çözüm politikası olmadığından savaş politikası izlemek zorunda kalmasıdır. Çünkü Dolmabahçe mutabakatıyla ya müzakere ve çözümü kabul edecekti ya da müzakere sürecine girmeyerek Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı bir savaş yürütecekti. Tayyip Erdoğan’ın "taraf da yok, masa da yok, Kürt sorunu da yok” demesi bu anlama gelmektedir. İkinci nedeni ise AKP'nin iktidarını ancak gerilim ve savaş politikası üzerinden koruyabilecek durumda olmasıdır. AKP artık gerilim ve çatışma yaratmadan ve bunun üzerinden politika yürütmeden kendisini iktidarda tutamaz. Böylece bir taraftan kendisinin Türkiye'yi böldürmemek için nasıl savaştığını gösterip milliyetçi kesimleri yanına çekmek, diğer taraftan bu ortamın özgürlükçü ve demokratik karakteri açığa çıkarmasını engelleyerek HDP'yi ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni güçten düşürmek istemektedir. Böylece gelişecek sonuçla bir taşla birkaç hedefi birlikte vurmuş olacaktır.
Tayyip Erdoğan Dolmabahçe mutabakatını yok sayarak Kürt Özgürlük Hareketi'ne "Ya teslim olursunuz ya da şiddetle sizi yola getiririm” demiştir. Dolmabahçe mutabakatını yok saymak ve Önder Apo'ya tecrit uygulamak teslimiyet ya da savaş tercihinden başka bir anlama gelmemektedir. Kürt Özgürlük Hareketi teslim olmayacağına göre dayatılan ve gerçekleşen savaş olacaktır. Bunu soyut barış sloganlarıyla durdurmak mümkün değildir. Kürt sorunun çözümsüzlüğünde ısrar etmek otuz yıldır olduğu gibi savaş ortaya çıkarmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Bunu anlamadan AKP'nin politikalarına karşı mücadele etmek mümkün değildir.
Suruç Katliamı'nı Erdoğan yaptırdı
Seçim öncesi Tayyip Erdoğan’ın otoriterleşme ve savaş politikasıyla Önder Apo'nun demokratikleşme ve Kürt sorununu çözme politikası yoğun bir mücadele içinde olmuştur. Sonunda kazanan, Önder Apo'nun demokratikleşme temelinde sorunları çözme çizgisi olmuştur. Ancak Tayyip Erdoğan hegemonik otoriter sistem ve güçlü başkanlıktan yana olduğu için seçim sonuçlarını kabul etmemiş, bu seçim sonuçlarını tersine çevirmek ve yeniden kendi politikalarını devreye koymak çabası içinde olmuştur. Demokrasi güçleri de demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünü gündemleştirip inisiyatif kazanamayınca Tayyip Erdoğan cesaretlenip kendi gündeminde olan konuları yeniden devreye koymuştur. İç ve dış tehditlerin büyük olduğu algısını yaratacak bir gerilim politikası ve bu amaca hizmet edecek olayları devreye koymuştur.
Şimdi daha iyi açığa çıkmıştır ki Suruç Katliamı'nı Erdoğan’ın yeni politikalarını devreye sokacağı bir basamak olarak ya kendileri yapmıştır ya da IŞİD taşeronuna yaptırılmıştır. Hangi biçimde olursa olsun Suruç Katliamı'nı yaptıran Tayyip Erdoğan özel devletidir. Tayyip Erdoğan şu an devlet içinde devlet, parti içinde ayrı bir partidir. Zaten mevcut anlayış ve tutumu bunu gözler önüne sermektedir. Seçimi kaybettiği halde güçlü başkanmış gibi davranmaktadır. Davutoğlu, halk başkanlık sistemini reddettiği halde, Erdoğan başkan olmadığı halde ona güçlü bir başkan gibi yaklaşmaktadır. Erdoğan’ın hergünkü konuşmaları, temel politikaları belirlemesi yasa dışı ama fiili olarak başkanlığın yürütülmesini ifade etmektedir. Davutoğlu da yasal olmadığı halde Tayyip’e böyle yaklaşmaktadır. Kuşkusuz bunlar anayasal suçtur. Ancak iktidarlarını da böyle anayasal suç işleyerek koruyabilirler. Zaten kazanırlarsa işlenen bu suçların bir hükmünün kalmayacağını bilerek hareket etmektedirler. Ne Tayyip Erdoğan böyle bir yetkiye sahiptir, ne de Davutoğlu! Her ikisi de kaybettiği halde yetkileri olmayan yetkileri kullanmaktadırlar. Amiyane deyimle anayasal suç olacak düzeyde yetki gaspı içindedirler. Güçlü hükümetlerin bile alamayacağı kararlar almaktadırlar. Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı savaş açmaları bunun en somut kanıtıdır.
Seçimi kazansalardı devreye koyacakları savaş politikasını, seçimi kaybettikleri halde devreye koymaları durumu söz konusudur. Kuşkusuz bunda demokrasi güçlerinin seçim sonrası aktifleşip inisiyatif almamasının rolü varken, esas olarak da Tayyip Erdoğan’ın iktidarını kaybetmemek için gözü kara olması böyle bir durum yaratmış bulunmaktadır. Bu düzeyde HDP düşmanlığı yapmasının başka bir izahı yoktur. Dikkat edilirse seçim sonrası demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünü gündeme getirmesi gerekirken AKP'nin savaş dayatma anlamına gelecek gerekçelerle silahı gündeme sokması, seçim öncesi planlanan savaşta ısrar etmek anlamına gelmektedir. Bunu AKP’nin 7 Haziran seçimlerine karşı yaptığı bir darbe olarak da görmek gerekmektedir.
Deni dönem direnişi klasik olmayacak
Eğer Türkiye'de demokratikleşme mesajı veren 7 Haziran seçimlerine karşı bir darbe söz konusuysa, demokratikleşme ve Kürt sorunun çözümü gündeme alınmıyorsa, bu durumda Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin direnmekten ve her yerde halkın kendi kendini yöneteceği demokratik sistemlerini kurmaktan başka yolları kalmamış demektir. Ya demokrasi güçleri ayağa kalkıp irade olacaklardır ya da bunu başaramayıp devlete teslim olma politikasına boyun eğeceklerdir. Demokrasi güçlerinin önünde böyle bir yol ayırımı vardır. Bu dayatmaya boyun eğmek 12 Eylül’ün yarattığı pasifikasyon ve örgütsüzlüğü bir otuz yıl daha sürdürmek demektir. Kuşkusuz yeni dönem direnişi klasik bir savaş olmayacaktır; bu direniş demokratikleşme temelinde herkesin güç olacağı ve kendi kendini yöneteceği hedef doğrultusunda gelişecektir. Bu da hegemonik otoriter sistemin kabul edilmemesi ve direnişin yükseltilerek kendi demokratik sistemlerini kurmaları anlamına gelmektedir.
Türk devleti ve AKP hükümeti yürüttüğü özel ve psikolojik savaşla demokrasi güçlerini direnemez hale getirmek istemektedir. Son zamanlarda bazı çevrelerin hiçbir demokratikleşme ve sorunların çözümünü getirmeyen soyut bir barışı dile getirmesi de AKP'nin bu yaklaşımlarına ve tutumlarına zemin sunmaktadır. Bazı kesimlerde AKP'nin Kürt sorununu çözebileceği gibi bir yanılgı bulunmaktadır. Mücadelenin zorlaması sonucu AKP Hükümetinin özel ve psikolojik savaş gereği ortaya attığı bazı söylemleri sanki gerçekmiş ve Kürt sorununu çözecekmiş; demokratikleşme olacakmış gibi algılamak, kendi kendini kandırmak ve gaflettir. Mevcut siyasi durumu doğru tespit edip devrede olan siyasal yol ve yöntemlerini doğru anlamamak; AKP ile Kürt halkının özgürlük mücadelesi arasında süren savaşın karakterini görmemek, kaybetmeyle sonuçlanır. Bu açıdan AKP'nin politik tutumunu ve ne yaptığını iyi anlamak gerekir. AKP, bir zamanlar yeni sömürgeci politikalar için söylenen havuç ve sopa yönteminin Türkiye koşullarında pratikleştirmektedir.
Özel savaş yöntemi devreye konulacak
AKP hükümeti yeni bir tasfiye politikasını gündeme sokmuştur. Çünkü demokratik zihniyeti ve demokratikleşme programı yoktur. Kürt halkının iradesi 7 Haziran seçimlerinden sonra daha net ortaya çıktığı halde "Kürt sorununda muhataplar değişecektir” demeleri, inkarcılığın sürdürülmesidir. Bu zihniyet Kürt sorununda esas olarak inkarcı olduğundan siyasi iradeyi de inkar etmektedir. Muhataplarımız değişecek demek, Kürt halkına karşı savaş açmaktır. Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı savaş açmaktır. Herhalde hiçbir siyasi gücü ve iradesi olmayan bazı kişi ve çevreler üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı bir savaş yürüteceklerdir. Bu kesimler üzerinden AKP'nin çözümsüzlük politikaları onaylatılacaktır. İşbirlikçi bu kesimlere her şey söyletilecek ama PKK'yi de tasfiye edecekler! Yani yeni bir özel savaş yöntemi devreye konulacaktır. Bunun içinde Özgürlük Hareketi'ni ezme politikası da vardır. Nitekim tutuklamalar ve hava saldırıları bunun açık ifadesidir. Artık bu savaş başlamıştır. Ya derhal müzakereyle, çözümle bu savaş durumundan çıkılacaktır ya da bunu yapamayanlar ikinci seçeneği geliştireceklerdir. AKP şimdi bunu yapıyor.
Buna karşı yapılacak şey, AKP'nin insafına sığınmak ya da mücadelesizliği ifade eden pasifist barış söylemleri değildir. AKP savaş yürütürken; Kürt halkının mücadelesiz kalmasını istemek tam da AKP'nin istediğini yapmak olur. AKP hükümetine yıllarca değerlendirebileceği şans ve fırsatlar tanınmıştır. Ancak AKP hükümeti bu fırsatları kullanmamış, yapılan ateşkesleri ve çatışmasızlığı tek taraflı bir savaş yürütme biçiminde ele almıştır. Son saldırıları da bu anlama gelmektedir. Bu saldırıları kabul etmek ve buna sessiz kalmak, AKP'nin otoriter, hegemonik, demokratikleşmeyi ve Kürt sorununun çözümünü düşünmeyen politikalarına yol vermek olur ki, bu çok tehlikeli bir durum yaratır. Bu da 12 Eylül rejiminin restore edilip uzun yıllar daha sürdürülmesine fırsat vermek anlamına gelir.
Hegemonik otoriterleşme mi,
demokratikleşme mi?
AKP kesinlikle 12 Eylül’ün biraz yumuşatılmış ve özel savaşla soslanmış halini topluma dayatmaktadır. Öz itibariyle 12 Eylül’den hiçbir farkı yoktur. Zaten 12 Eylül ürünü bir partidir. 12 Eylül’ün toplumda yarattığı irade kırma ve kadere boyun eğme politikasının yarattığı toplum gerçeğini sürdürmek istemektedir.
Tayyip Erdoğan ve ekibine karşı mücadele etmek, yeni 12 Eylül rejimine karşı direnmektir. AKP 12 Eylül rejimini restore edip sürdürmek isterken, şimdi bu restorasyona CHP’yi de eklemlemek istiyorlar. Ancak CHP’nin üst yönetiminde bazı çevreler böyle bir restorasyon hükümetine yatsalar da CHP tabanı böyle bir restorasyon hükümetini kabul etmiyor. Aslında AKP ve MHP ile CHP’nin bazı üst yöneticileri dışında toplumun büyük çoğunluğu demokratikleşme istiyor. Hatta AKP içindeki bir kesim de demokratikleşme mücadelesi içine çekilebilir. Şimdi iki proje var; birincisi, hegemonik otoriterleşme ve bunun sembolü olan güçlendirilmiş başkanlık sistemi; ikincisi, demokratikleşme temelinde Türkiye'nin tüm sorunlarını çözme projesi. Mücadele bu iki politika etrafında yürüyecektir.
Tüm demokrasi güçleri ortaklaşarak hegemonik otoriter ve antidemokratik sisteme karşı demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü mücadelesini yükseltmelidir. Artık her yerde yerel demokrasinin hakim olduğu, halkın kendi kendini yönettiği demokratik bir cumhuriyet hedefiyle mücadele geliştirilmelidir. Bunun için gerekli ittifakları yaratmak, böyle bir demokrasi programını ortaya koyarak direnişi yükseltmek bugün acil olarak yerine getirilmesi gereken temel görev olmaktadır.