Daha önceki yazımızda "sismik sayaçların" verdiği "sarsıntı" işaretlerinden söz etmiştik.
Geçtiğimiz gün bu "sismik sayaçların" belki de "en hassas" olanı, farkedeni perişan edecek, aklını durduracak, imamesini şaşırtacak, ağzını burnunu karıştıracak bir işaret verdi. "Hassas sismik araç" Yusuf Kaplan’dır. Bir ara Yeni Şafak Gazetesinin başındaydı. Şimdi köşe yazarı. AKP’nin "hassa takımından"…Öyle CNN filan değil, TRT Diyanet TV yayınında akıllara durgunluk veren işareti şöyle anlattı:
"Söz konusu kişi (Yiğit Bulut) ordu tarafından dayatılmış kişidir. Gerekçesi kendi yazdıkları ve ilişkileridir. Tayyip Bey'in eli büküldü. Bu toplumu herkesten özellikle jölelilerden korumak gerek".
Siz artık bu tür "ifşaata" doğru mu, yanlış mı diye bakmayın. Bunları ister doğru olsun, ister yanlış olsun, AKP’nin temellerindeki "sarsıntıların" işaretleri olarak okuyun… İşaretin şiddeti, "bir jöleli ordu adına Cumhurbaşkanının elini büktü" denecek kertede. Daha beteri olur mu?
Olacak.
Erdoğan olacakları biliyor. Bildiği için, aklı, mantığı normal çalışan insanların asla anlayamayacağı işler yapıyor. İnsanlar kendi kendilerine, "yahu bu memleket sonuçta kapitalist bir memleket, NATO üyesi bir memleket, böyle bir memlekette insan kapitalizmin küresel ejderhalarına, NATO’nun "terminatörlerine" meydan okur mu?
Okur.
Onlara savaş açacağından değil. Fakat içeride yapacakları için herkese meydan okur. Şimdi ABD’den sonra Artvin’e de kafa tutuyor. Paralel diyor. "Müsvedde aydın" diyor. Cizre’yi, Silopi’yi, Sur’u bombalıyor.
Delirdi mi?
Hayır.
Dedik ya, olacakları biliyor.
Şu anda geri adım atsa… Parlamenter rejime "biat" etse. Saray’a "kapansa". Biliyor ki, bir yıl sonra devrilecek. 1 Mart tezkeresinin hesabını devrin Genelkurmay Başkanından soran ABD, "ey Amerika" diskurlarının da hesabını soracak. İşte o zaman yandı.
Yanmamak için ne yapıyor?
Yaptığı yaratmakta olduğuı faciayı "anlayan" herkese savaş açıyor. Etrafında "aklı yerinde" kim varsa uzaklaştırıyor. Daha dün Abdullah Gül’ün resmini AKP kurucular listesinden bile sildi.
Liberallerin de, Müslümanların da, Milliyetçilerin de, Ulusalcıların da, Kürtlerin de, Ermenilerin de, Türkiye’de her kim varsa bunların tümünün "olan biteni" en azından "farkeden" kesimini gözden çıkardı. Zaten kör olan ya da havuz medyasıyla körleştirilen bir kitleye dayanma yolunu seçti. Bu garantili bir kitledir. Geçmişte bu kitle partiler arasında, karşılıklı demagojilerle bölüşülürdü. Şimdi tümünün tekeli Saray’ın eline geçti. Tehlikenin esası budur. İç savaş potansiyeli burada gizlidir.
Eğer, bir erken seçim ve sonucunda Başkanlık adıyla tek kişilik dikta rejimi kurulursa, bu rejimin sözü edilen "sosyal ve politik temeli"ne dayanarak Saray iktidarını zorbalıkla sürdürme imkanı kazanır. Tüm yetkiler elinde. Etrafında "jöleliler". Esayanlar, Miroğlular. Ordunun üzerinde caydırıcı bir MİT hegemonyası. Vatandaşın vatandaştan, subayın subaydan, polisin polisten, AKP’linin AKP’liden korktuğu bir düzen… Böyle bir iktidar elbette eninde sonunda yıkılır. Ama bir insan "ha şimdi yıkılmışım, ha sonra" diyorsa, şimdi değil, daha sonra yıkılacağı yolu tercih eder. O, etti bile.
Artık her yolu deneyecek. Zigzaglar çizecek. Belki sesini alçaltacak. Mecbur kalıp "obüsleri" susturacak. "Ne Suudisi, ne Suriyesi" filan diyecek. Belki zaman kazanmak için "masa"nın "m"sinden bile söz etmeye başlayacak. Ama fırsatı ele geçirir geçirmez, tek kişilik iktidarını kuracak.
Sonrası ne?
Türkiye için felaket.
Bu manzara neyi gösteriyor? Tehlikeyi. Ama aynı zamanda "demokrasi blokunun" sosyal ve politik tabanındaki muazzam potansiyel genişlemeyi. Artvin’den Cizre’ye uzanan bir potansiyel bu. Aynı zamanda Gül ve Arınç’ın olmasa bile, onlara kulak veren milyonların eklendiği bir potansiyel. Demokrasi ve barış bloku hem zorunlu, aynı zamanda artık mümkün.
Hiçbir "diktatörlük" yıkmazsan, sarsıntıyla yıkılmaz. Yıkılmazsa Faşizm olur.
Yerli güç yıkmazsa yabancı yıkar. Yıkarsa Sömürgecilik olur.
Parlamenter ve barışçıl yoldan yıkarsan… En iyisi olur…
Bu mümkün mü? Onu da bana söyletirsen, çok ayıp olur.