
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, Ankara’yı askeri olarak yenilgiye uğratamazsa da siyasi olarak yenilgiyi hedefleyen bir mücadele anlayışını esas aldıklarını ve bu mücadelenin devam ettiğini belirterek, "PKK, AKP siyasetlerini geliştirdiği direnişle yenilgiye uğratabilir. Ankara’da bir siyasi değişime yol açabilir. Bu gayet mümkün ve gerçekçi bir durumdur. Bu çerçevede de Kürt sorununun demokratik çözümünü gerçekleştirebilir. Bu da bir çözümdür ve PKK’nin şimdi mücadelede esas aldığı, hedeflediği bir çözüm tarzıdır" dedi.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, AKP politikaları, CHP'nin yaklaşımı, diğer Kürt politik güç ve şahsiyetlerinin girişimleri, çözüm olanakları ve yöntemleri konusunda PKK'nin değerlendirme, tespit ve vizyonunu paylaştı. Kalkan ile söyleşimizin birinci bölümü şöyle:
Türk devleti bir şantaj yöntemi olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a bir yıldır ağırlaştırılmış tecrit uyguluyor. Tecridi kırmak için neler yapmak gerekiyor?
İmralı’da bir tecrit uygulanmıyor. İmralı’da aslında insanlık katledilmek isteniyor, toplumsallık katledilmek isteniyor, özgür yaşam katledilmek isteniyor, özgür kişilik katledilmek isteniyor. Dünyada eşi bulunmayan, tarihte benzeri olmayan bir baskı, izolasyon ve zulüm sistemi İmralı sistemi olarak yaratılmış ve Önder Apo üzerinde uygulanıyor. Bunun başka bir örneği yoktur. Hiç kimseye bu tarz bir psikolojik zulüm uygulanmamıştır. 14 yıldır gerçekten de her türlü şeyden kopartılmaya, adeta yaşam unutturmaya çalışılıyor. Bunu sadece dar bir tecrit olarak tanımlamak da artık yeterli değildir. Dün iyiydi de şimdi İmralı’daki durum kötü olmuş da değildir. Öyle yaklaşmak da yetersiz kalıyor. Zaman dilimlerini ayırıyor. Bir dönemdeki baskı ve zulmü hafifletiyor. Öyle düşünmemek gerekli, kesintisiz uygulanan baskı ve zulüm düzeni var. En ağır tecrit ve izolasyon burada yaşanıyor. Sadece basit şantaj politikalarından taviz koparmaktan öteye adeta özgür insanlıktan ve özgürlük mücadelesinden intikam alınmak isteniyor. İmralı zulüm düzeninin karakteri ve amacı budur. Bunun için de bu bilinçte olan herkes Önder Apo etrafında birleşerek, AKP’de temsiliyetini bulan günümüzün baskı ve zulüm düzenine karşı direnç geliştiriyor. Özgürlük için mücadele ediyor, demokrasi için mücadele ediyor, kurtuluş için mücadele ediyor. Kürt halkının ve insanlığın kurtuluş mücadelesi burada yürütülüyor. Bunu öyle gelip geçici bir olgu olarak görmemek lazım. Bu gerçekten de bir tarihsel hesaplaşma, köklü bir mücadele. Tarih boyunca baskı ve zulüm güçlerinin en katmerli toplamının saldırganlığına karşı tarihin özgürlük bilinç ve direncini Önder Apo gerçeğinde somutlaşarak güçlü bir direniş eylemine dönüşmesi yaşanıyor.
AKP Hükümeti “Kürt sorununu çözdük ya da PKK’yi bitirdik” diye sahte algılar yaratıyor. Yine hareketinizle görüşmelerin olduğu gibi açıklamalar oluyor. AKP bununla neyi amaçlamaktadır? CHP’nin Kürt sorununun çözümü için akil adamlar komisyonu önermesini, bazı güçlerin ateşkes vb. açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz?
Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde harcanan her türlü çabaya, atılan her adıma büyük değer ve önem veriyoruz. Bu konuda yürütülen çabalarla birlikte olduğumuzu, atılan her adımı kayıtsız desteklediğimizi birçok kez ifade ettik. Bunun hayat bulması için de defalarca ateşkes ilan etmiş, eylemsizlik içine girmiş, bu temelde çözüm zeminini oluşturmuş bir hareketiz. Fakat geçen tarihsel süreç içerisinde attığımız bütün adımlar, bu temelde yürüttüğümüz bütün çabalar bize gösterdi ki, aslında birçok güç hile yapıyor, oyun yapıyor, yalan dolan peşinde, tam bir aldatıcılık içinde. Kendilerine göre sözde bizi yanıltmaya, kandırmaya dolayısıyla da zaman kazanmaya, hareketimizi bu temelde sürece yayılmış bir plan doğrultusunda tasfiyeye uğratmaya çalışıyorlar. Bunu pratik tecrübe ile çok iyi gördük ve anladık. Dolayısıyla da bu tür söylemlere, adımlara karşı çok fazla umutlu, beklentili ve inançlı değiliz. Gerçekten ciddiyet görsek, tutarlılık görsek elbette yine sahip çıkarız ama geçmiş bu konuda bizi çok defa hayal kırıklığına uğrattı. Herkesi kendimiz gibi safça ele aldığımızı gördük. Oysa siyaset adına gerçekten de kurtlar sofrasındaki gibi bir kavganın yaşandığını pratikte iyice gördük ve anladık. Şimdi son çabalar da bu bakımdan çok inandırıcı gelmiyor. CHP’nin çabaları da bazı basın yayın çevrelerinin çabaları da çeşitli siyasetçilerin açıklamaları da bize çok tutarlı, inandırıcı gözükmüyor.
Neden?
Çünkü sahtelik okunuyor sözlerden, sözü söyleyen yüzlerden, ağızlardan. İleri sürülen ifadelerden bir ciddiyet yok. Ciddi bir demokratik tutum, özgürlükten yana tavır yok. Hep şartlı, kayıtlı, Kürt'ü ahmak yerine koymaya ve aldatmaya çalışan bir tutum içinde olunduğu her yerinde gözüküyor. Dolayısıyla da bu tür yüzeysel, aldatıcı, özden yoksun, sadece zaman kazanmaya ve Kürt halkını oyalamaya dönük girişimlere artık itibar edecek durumda değiliz. Bunu herkesin bilmesi gerekir.
CHP’nin birden bire “ben proje hazırladım, projem insancıldır, Kürt sorunun çözeceğim” diyerek hükümetin karşısına çıkması da benzer bir durum ifade ediyor. Bazıları bunu, CHP’nin oy kazanma çabaları olarak tanımladı. Bir boyutu o olabilir ama aslına CHP’nin hazırladığı bir proje olarak da gözükmüyor. Çünkü bu projeye CHP’lilerden daha çok AKP’liler sahip çıktılar. Demek ki AKP’yi yöneten, AKP politikalarını oluşturan çevreler aslında CHP’yi de böyle bir sözde Kürt projesine yönelttiler. Aslında dikkat edelim, Kürt halkına bir hitabı yok, çağrısı yok, Kürtlerle sorunu çözme çabası yok. Sadece AKP’ye, MHP’ye çağrıları var, onlarla görüşmeleri var. Onun ötesine geçmiyor. Dolayısıyla Kürt sorununu çözme projesinden çok içinde bulunduğumuz süreçte Kürt halk direnişi karşısında zorlanan,yenilginin eşiğine gelen AKP’yi kurtarma projesine daha fazla benziyor. Böyle olunca da aslında AKP’nin suç ortaklığından öteye bir değer taşımıyor.
Bununla birlikte gerçekten de aldatıcı bir ifade tarzı, propaganda yöntemi geliştiriliyor. Psikolojik savaşta Türkiye rejiminin çok fazla uzmanlaştığını netçe görüyoruz. Öyle ki sanal bir PKK yaratılıyor. Gerçekten PKK yönetimi, sorumluları, temsilcileri ne demişler, ne açıklamışlar, pratikte yaşananlar neler, ne anlama geliyor, buna hiç bakılmıyor. Bunlar elinin tersiyle itiliyor, görmezden geliniyor ve de üstü kapatılıyor. Bunun dışında sanal bir PKK gerçeği üretiliyor. PKK adına açıklamalar yaptırılıyor, PKK adına görüşmeler yaptırılıyor, PKK adına neredeyse silah bırakma kararı çıkartılıyor ve böylece kendi kendine sonuca gidilen bir ortam yaratılıyor ve bu topluma empoze ediliyor. Toplum bu biçimde yanıltılıyor, toplum belleği bu biçimde çarpıtılmaya çalışılıyor. Psikolojik savaş Türkiye’de bu düzeye geldi. Bütün bunların hepsi amaçlı, çok maksatlı, planlı yürütülüyor. Toplum yaşanan savaş ortamını kaldıracak durumda değil. AKP’nin faşist politikalarının ortaya çıkardığı bedeli ödeyecek durumda değil. Adeta bunalım noktasında. Dikkat ederseniz genelkurmay, hükümet cenaze töreni yapamıyor. Hangi ideolojik eğilimden olursa olsun insanlar gençlerini bu kirli, haksız savaşı yürüten yönetimlerin üzerine yürüyorlar. Toplumun artık dayanmaya, olup bitenleri kaldırma gücü, bilinci, duygusu kalmamış durumda. İşte bu durumu örtbas etmeye, toplumu yalan-dolanla, psikolojik savaşla, sanal PKK gerçeği yaratılarak aldatmaya çalışıyorlar. Bir yanıltma ve uyutma biçimidir.
Peki, buna neden bu kadar ihtiyaç duyuluyor?
Çünkü AKP politikaları artık işlemiyor, boşa çıktı, yenilgiye uğradı. Bu gerçeği net olarak görmek gerekiyor. Bu noktada şu iki tespiti ben özellikle yapmak isterim:
- AKP yöneticileri 21 Haziran 2011 genel seçimlerinde aldıkları yüzde 51 oy oranını doğru değerlendirememişlerdir.
- Geçen bir yıl içerisinde Kürtlere, Kürt özgürlük hareketine karşı yürüttüğü savaşta AKP hükümeti yenilmiştir.
Bu iki gerçeği herkesin çok iyi görmesi, anlaması gerekiyor. Mevcut durumda sanal ortamların neden yaratıldığı, CHP’ninki gibi sahte çözüm projelerine neden ihtiyaç duyulduğunu doğru anlamakta buna bağlı. O bakımdan da ancak geçen bir yılı doğru anlamak, doğru analiz etmek lazım.
Herkes şunu bilmeli: AKP 12 Haziran 2011 seçiminde yüzde elli bir oy alınca aslında büyük başarı elde ettiğini, seçim zaferi kazandığını sandı. Gerçekte AKP yöneticileri böyle sanmadılar. Aslında başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri 12 Haziran seçimlerinin galibi değil de mağlubu olduklarını, planladıkları, hesapladıkları hedefi tutturamadıklarını çok iyi biliyorlardı. Dolayısıyla seçim akşamı bunun baskısı ve burukluğunu yaşıyorlardı. Fakat AKP iktidarından beslenen, yemlenen o kadar geniş bir yardakçı kesimi oluşmuş ki bunlar AKP yönetimini bile yanılttılar. AKP’nin büyük zafer kazandığını, seçimin tek galibi olduğunu, Tayyip Erdoğan’ını büyük bir usta olduğunu o kadar çok propaganda ettiler ki AKP yöneticileri bu propagandanın altında ezildi, boğuldular. Durup gerçek öyle değil diyemediler. Kendilerini pohpohlayan propagandalar karşısında “ya öyle mi, demek ki biz büyük bir başarı kazanmışız” diyerek Saddamvari bir tutumla kendilerini kaybettiler. Madem öyleyse biz büyük bir başarı kazanmışsak, toplumu da bu propaganda ediliyorsa, o halde bu başarıyı bir padişahlık iktidarına dönüştürelim havası içine girdiler. Bu temelde iktidarlarını tekleştirmek, muhalefeti tümden yok etmek üzere çok planlı ve bilinçli bir saldırıya giriştiler. Siyasi muhalefetin tümden sesini, soluğunu kesmeye, iradesini kırmaya çalıştılar. Bir yıl geçti hala halkın seçtiği milletvekilleri cezaevinde tutuklu bulunuyor. Peki, Tayyip Erdoğan kendisi cezaevindeyken niye yasalara sığınmıyordu, böyle bir tutum öngörülüyordu? Yasaların değiştirilip cezaevinden çıkartılması, dahası seçimlere girip de başbakan olması için her şeyi yapmıyor muydu? Yapıyordu ama dikkat edelim bu konuda yapmadı. Ondan da öteye CHP’yi, MHP’yi, BDP’yi tahkir edebilmek için her türlü hakaretvari bir üslup ve tutum içine girdi. Söylemedik söz bırakmadı. Neredeyse CHP ve BDP’yi tepkisellik içine sokarak Meclis dışına itmeye çalıştı. Bunların hepsi bir irade kırma savaşıydı. Muhalefetini siyasi iradesini kırıp teslim alabilmek için geliştirilmiş bir siyasi saldırıydı. Bu temelde siyaseti etkisiz kılarsa, bunun oluşturduğu ortamda ABD’den de aldığı desteğe dayanarak esas muhalefet olan Kürt özgürlük hareketini tasfiye edeceği umut ve hesabına kapıldı. Libya saldırısı ortamında NATO’dan ve Amerika’dan aldığı desteğe çok güvendi. Buna dayanarak orduyla bastıracağını, yargıyla denetim altına alacağını, PKK’yi de ezip imha edebileceğini sandı. Böyle saldırgan bir politikayı herkese karşı yürüttü. Örneğin PKK’nin kökünün kazınacağı, “terör”ün tümden yok edileceği, imha ve tasfiyenin gerçekleştirileceği yönünde sayısız açıklama yaptılar.
Bu temelde de bir yandan siyasi muhalefeti etkisizleştirirken diğer yandan PKK’yi de ezip, imha edebilmek için de kapsamlı bir siyasi-askeri saldırı içine girdiler. Kürt demokratik siyasetine dönük siyasal soykırım operasyonları daha da arttırılarak sürdürüldü. Dahası gerillaya dönük askeri operasyonlar en üst düzeye çıkarıldı. AKP’nin hesabı şuydu: Bu siyasi ve askeri saldırılarla PKK’ye etkili darbe vurursam bunu kaldıramazlar, mevsim ilerler kışa doğru da gelinirse daha fazla zarar göreceklerini değerlendirerek kış süreci için bir ateşkes ya da eylemsizlik kararına giderler. Eğer böyle bir duruma giderlerse bu bir kırılma olur, ciddi bir siyasi kırılma yaşanır. Çünkü AKP baskısıyla ortaya çıkan bir karar olacaktı, dolayısıyla böyle bir karar aslında PKK’nin ciddi bir siyasi kırılma yaşadığını ortaya koyar ve böylece tasfiyenin başlangıcı olur. Üzerine giderim, operasyonları, baskıları arttırırım, dahası Suriye’de gelişecek savaşı körükler dolayısıyla bir ABD-PKK çatışması yaratırım, bu temelde PKK’yi ezip yok ederim. İşte AKP’nin hesabı buydu. Planlaması bu çerçevede oluşmuştu.
Bu temelde de seçim sonuçlarını pratikleştirmek üzere 2011 yaz ve güzünde kapsamlı siyasi ve askeri saldırılar yürüttü. Kışın da bir ateşkes beklentisindeydi. Fakat hareketimiz böyle bir tutum içine girmedi. Umut ediyorlardı, imralı’da yeni bir ateşkes çağrısı gelir, PKK de bunu kabul eder. Ama Önder Apo sağlık, güvenlik ve özgürlük temelinde hazırladığı protokolleri müzakere edebilmek için kendine şans tanınmadıkça artık siyasi aktivite göstermeyeceği konusundaki kararlı tutumunu bir milim bile gerilemeden sürdürdü. AKP gördü ki İmralı’da ateşkes çağrısı gelmiyor. İşte bunun üzerine Önder Apo’ya dönük kapsamlı ve planlı bir saldırı başlattı. Avukatlarını tutukladılar, kitaplarını yasakladılar, dergi yazılarını engellediler. İş o noktaya kadar gitti ki doğum günü kutlaması bile yasaklandı.
Saldırılar ne kadar büyükse direnişçi tutum da o kadar görkemli gelişti. Yönetimimizde benzer bir politikayı da kararlılıkla izledi. Zorluklar ne kadar çok olursa olsun, bedel ne kadar ağır olursa olsun kış boyunca devrimci halk savaşı stratejisinden yürümekten bir an bile duraksamadı, geri çekilmedi. Bir yandan güvenliğini sağlayıp, savunma sistemini geliştirirken diğer yandan kış boyu devrimci halk savaşı temelinde özgürlük mücadelesinin gelişmesini sağlamaya çalıştı. İşte bu tutum AKP’nin bütün hesaplarını bozdu, umutlarını kırdı, planlarını yerle bir etti. AKP aslında yaptığı bu hesabın bozulmasıyla yenilgiye uğradı. Bütün umut ve hesapları kırılmıştı. Bunun üzerine nasıl darbe vururum da marjinal kılarım diye kış boyu askeri operasyonlarını sürdürdü. Her türlü ihaneti tırmandırmaya çalıştı. Birçok haini ortaya çıkartarak, propaganda ettirip güya PKK’nin halk üzerindeki itibarını sarsmaya çalıştı. Fakat görüldü ki bunlar sonuç vermiyor, çözüm değildir. Baharda sonuçları araştırdı, MİT’le ilgili çevrelere irdeletti, kendisine gelen cevapların hepsi PKK’nin gücünün koruduğunu, daha fazla bir mücadele ve direnişin baharda ve yazın gelişeceğini gösteriyordu. Nitekim MHP Başkanı Bahçeli bile Tayyip Erdoğan’a şunu söylemekten geri durmadı: “İşte bahar geldi, PKK saldırırsa sen ne yapacaksın.”
Gerçekten de AKP’yi bir bahar ve yaz sendromu tutmuştu. Bu durumu önleyebilmek için önce BDP’ye sığınmak istedi. “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” sloganı böyle ortaya çıktı. Aslında tutarlı bir slogan ve Kürt demokratik siyasetiyle gerçekten müzakereyi öngören bir siyaset değildi. Öyle olsaydı Kürt demokratik siyasetini tutuklar mıydı, siyasi soykırım operasyonlarını sürdürür müydü? Oysa BDP’ye ”gel müzakere edelim” durumunda en fazla BDP’liyi tutuklayıp zindana koydu. Siyasi soykırım operasyonlarını en çok öyle bir dönemde geliştirdi. Bu biçimde hiç müzakere çağrısı olur mu? Karşı tarafa bir çağrı mıdır yoksa teslim ol çağrısı mıdır? Besbelli ki ortada müzakere çağrısı değil, teslim ol çağrısı vardı ve BDP’de teslim olmadı, direnişte karar kıldı. Böylece BDP’ye dayanarak PKK’yi aktif mücadeleden, silahlı direnişten vazgeçirip pasif bir konuma çekme, umudu, çabası kırıldı.
BDP’den umduğunu bulamayınca bu sefer KDP’i devreye koydu, Amerika’yı devreye koydu. KDP Başkanı Mesud Barzani’yi Amerika’ya davet ettirdiler. Oradan Ankara’ya davet ettiler, saatlerce görüşme yaptılar. KDP eliyle acaba PKK’yi aktif savaş konumundan geriye çekemez miyiz diye çaba harcadılar. Bu da olmadı, zaten KDP kendilerine verebilecek desteği veriyordu. Daha fazla destek vermesi yani PKK ile savaşması mümkün değildi. Nitekim ne savaşı göze alabildiler ne de PKK üzerinde öyle bir etkide bulunabildiler.
Tayyip Erdoğan KDP’den de umduğunu bulamayınca bu seferde bazı basın çevrelerini devreye koydu. Avni Özgürel gibi bazı kişileri sadece gazeteci değil bir arabulucu gibi Kandil’e gönderdi, görüşmeler yaptırdı, nabız yoklamasında bulunmaya çalıştı. Oradan da umduğunu bulamayınca “Kandil savaş baronları durmuyor” diyerek bu sefer yeni arayışlara girdi. İşte yenisi CHP’nin sözde Kürt sorununa çözüm projesiydi. CHP projesi bütün bunların sonucunda geldi. Nasıl ki BDP’den, KDP’den, bazı basın çevrelerinden umut edip fakat sonuç alamamışsa, benzer bir biçimde AKP, CHP’den böyle bir umutta bulundu. Bunu AKP’liler planlayıp yürütmediler. Ama AKP politikalarını örgütleyenler yürüttüler. İşte CHP projesi böyle ortaya çıktı.
Leyla Zana’nın konuşmaları bu temelde gündeme geldi. Çeşitli psikolojik savaş çevrelerinin sanal bir PKK yaratma gayretleri böyle bir ortamda gündeme geldi. Öyle ki kendi niyetlerini gerçekmiş gibi topluma yansıtmaya çalıştılar. Çaba harcayıp da başaramadıkları politikaları başarılmış gibi topluma yansıtarak gündeme bu temelde oluşturarak PKK’yi etkisiz kılmak, buna mecbur etmek istediler. Ama bütün bu çabalar Zagros direnişiyle, Oramar-Şiteza eylemiyle yerle bir olup gitti, buz gibi eridi. KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı'nın “bu yazılıp çizilenlerle hiçbir ilişkimiz yok” açıklamasını görmezden gelen, yok sayanlar Oramar-Şiteza eylemiyle yüz yüze gelince artık hiçbir şeyi gizleyemez duruma geldiler. Bu psikolojik savaş, yalan makinası yerle bir oldu. Dolayısıyla AKP’nin PKK’yi imha ve tasfiye edeceği politikaları kış sürecinde devam eden savaş ve baharda yükselen direnişle boşa çıkınca bu sefer PKK’yi aktif mücadeleden vazgeçirip yeniden bir pasif konuma çekerek oyalama sürecine sokma çabaları da boşa çıkmış oldu. Yani kış için ateşkes umudu kırıldığı gibi baharda da PKK’yi aktif direnişte pasif konuma çekme umut ve hesapları Oramar-Şiteza direnişiyle tümden kırılmış oldu. Bu AKP için bir yenilgidir.
Gerçektende geçen bir yıl içerisinde AKP politikaları PKK karşısında bir kez daha yenilmiş durumdadır. Çünkü seçimler ardından PKK tasfiye edilecek diye hem Tayyip Erdoğan hem de Beşir Atalay kaç defa açıklamalarda bulundu. İşte bir yıl geçti. Hani nerde PKK’nin imha ve tasfiyesi. PKK mi imha ve tasfiye oldu yoksa AKP mi. AKP tam bir çözümsüzlük ve çıkmaz içerisine girdi. Görülen sonuçlar ortadadır. AKP’nin içine düştüğü durum gözler önündedir. Dolayısıyla AKP geçen bir yılda PKK karşısında ciddi bir yenilgi daha yaşamıştır. Bunun temel nedeni de 12 Haziran 2011 seçim sonuçlarının yanlış değerlendirilmesidir. AKP bu seçimleri kazanamamış, kaybetmiştir. Seçimin kazananı demokratik siyaset, BDP olurken kaybedeni ise AKP’ydi. Bunu o zaman da değerlendirmiştik. Fakat bu gerçek görülmek istenmedi. Aslında şimdi AKP yönetiminin istifa etmesi gerekiyor. Çünkü yenilmiştir, başarısız kalmıştır. ”PKK’yi imha ve tasfiye edeceğim” demesine ve bunun taahhüdünden bulunmasına rağmen bu kararını hayata geçirememiş. Verdiği bu sözün gereğini pratikte yapamamıştır. Yenilmiştir, başarısız kalmıştır. O halde istifa etmek, çekilmek, siyasetin önünü açmak, siyaset yapmak görevini başkalarına bırakmak zorundadır.
Tecridin, tutuklamaların ve askeri operasyonların sürdüğü bir ortamda çözüm imkanı var mı? Sizce çözümün gelişebilmesi için neler yapmak gerekiyor?
Kuşkusuz içinde bulunduğumuz süreç bir çözüm sürecidir. Fakat geçmişte olduğu gibi siyasi çözüm süreci değil, askeri çözüm sürecidir. Biz iki yıl önce stratejik değişiklik yaptık. Artık mevcut AKP yönetimi devam ettikçe Kürt sorununun siyasi çözümünün gerçekleşemeyeceği kanaatine vardık. Dolayısıyla da AKP’yi siyasi yenilgiye uğratacak aktif bir mücadele konumuna geçtik, strateji değiştirdik. Devrimci halk savaşıyla AKP siyasetini yenilgiye uğratıp Kürt sorununun demokratik siyasal çözümünü böyle bir direniş temelinde gerçekleştirmeyi öngördük. Şimdi bu temelde mücadele ediyoruz. Bazıları diyor ki, PKK AKP’yi silahla yenilgiye uğratamaz, böyle diyenler avuçlarını yalasınlar. Onlar kendi niyetlerini gerçekmiş gibi ortaya koyuyor. PKK niye AKP’yi yenilgiye uğratamaz? İşte geçen bir yıl içerisinde bal gibi yenilgiye uğrattı. Şimdi AKP tam bir çıkmaz ve çözümsüzlük içine girdi. Yine bazı çevreler geçmişte bazı PKK temsilcilerinin silahla sonuç alınamayacağını belirtiyorlar. O doğru, yapıldı ama o açıklamalar geçmişteydi. Bugünkü koşullar ayrı koşullardır, bugün için geçerli değildir. Evet, PKK önemli bir paradigmasal değişim yaşadı. Kürt sorununun çözümünü devlet kurmaya bağlı olmaktan çıkardı. Demokratik çözümü öngürdü, esas aldı. Demokratik toplum çözümünü temel bir çözüm olarak esas aldı. Dolayısıyla devlete karşı devlet kurma biçiminden bir arayışı yoktur.
Diğer yandan 15 Ağustos atılımı temelinde gelişen savaşla Ankara’yı askeri yenilgiye uğratıp Türkiye’de bir silahlı devrim yapmayı hedefliyordu. Şimdi bunda da değişikliğe gitti. Ankara’yı askeri olarak yenilgiye uğratamazsa da siyasi olarak yenilgiyi hedefleyen bir mücadele anlayışını esas aldı, öngördü. Şimdi bu temelde mücadele ediyor. Belki Ankara’da askeri gücü, devleti tümden yenilgiye uğratamaz ama AKP siyasetlerini geliştirdiği direnişle yenilgiye uğratabilir. Ankara’da bir siyasi değişime yol açabilir. Faşist AKP siyasetini yenerek demokratik siyasetin Ankara’da zafer kazanmasını sağlayabilir. Bu gayet mümkün ve gerçekçi bir durumdur. Bu çerçevede de Kürt sorununun demokratik çözümünü gerçekleştirebilir. Bu da bir çözümdür ve PKK’nin şimdi mücadelede esas aldığı, hedeflediği bir çözüm tarzıdır. Devamı yarın
ANF/BEHDİNAN