
AKP’nin siyaset tarzı bilinen deyimle “Olayları ekşitme tarzı” oluyor. Bu tarzı en fazla Demirel uygulardı ve çok tartıştırır ama hiçbir yenilik yapmazdı. AKP de bir ölçüde bu siyaset tarzını uyguluyor. Demirel kadar ketum değil, bazı kısmi adımlar atıyor, ama her şeyi hem çok geç ve hem de yarım yapıyor. Dolayısıyla yaptıkları kendi iktidarına hizmet ediyor, fakat başkalarını pek memnun etmiyor.
AKP siyaset tarzında ekşitme yanında, gerginlik yaratma, karşıtlarını suçlama, kendini hem iktidar ve hem de muhalefet konumunda tutma da var. Dolayısıyla iktidar ve muhalefet olmanın her ikisinin avantajını da kullanıyor. Daha çok da muhalefetin yetersizliklerinden yararlanmaya önem veriyor. Bunlar sonucunda görünüşte değişimci, gerçekte ise tutucu bir konum arz ediyor. Siyasette yeterince cesur ve kararlı değil.
Örneğin son dönemde yaşanan bazı önemli olaylara bakalım. 12 Eylül cuntasının sorumluları olan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargılandılar ve mahkum edildiler. Ölüm döşeğinde de olsalar rütbeleri söküldü. Bu temelde en azından mezara er olarak gidecekler. Tabi bu durum 12 Eylül mağduru olan birçok kesimi kısmen rahatlattı ve sevindirdi. Bu çerçevede olumlu bir hava yarattı.
Ama sonucu ve dolayısıyla etkisi bununla sınırlı. Bundan daha öteye geçemedi. Örneğin 12 Eylül darbesi bütün sonuçlarıyla birlikte mahkum edilemedi. Darbecilerin gözü korkutuldu, fakat darbecilik tam yargılanamadı. En önemlisi darbenin uygulamalarına ilişkin hiçbir sonuç çıkmadı. Örneğin idamlar, kayıplar, işkence ve katliamlar hakkında bir sonuca varılamadı. Örneğin 12 Eylül Anayasası geçersiz kılınamadı.
Şimdi AKP Hükümeti “12 Eylül'ü yargılamış olmakla” övünüyor, ama 12 Eylül Anayasası ile de ülkeyi 12 yıldır yönetti ve hala da yönetmeye devam ediyor. Dolayısıyla 12 Eylülcüler yargılanmış ve mahkum edilmiş olsa da, başta anayasa olmak üzere diğer sistem devam ettiği için aslında 12 Eylül yönetimi geçerliliğini koruyor. Böylece AKP de hem 12 Eylül karşıtlığının nimetlerinden ve hem de 12 Eylül yönetiminin nimetlerinden nasiplenmiş oluyor.
Örneğin “Balyoz Davası” olayında yaşananlar da benzerdir. Anayasa Mahkemesi yeniden yargılama kararı verdi ve böylece daha önce hüküm almış olanların tümü tahliye oldu. Ama gerçekten bir “Balyoz Darbe Planı” var mıydı yok muydu, hiç kimse doğru dürüst bunu öğrenemedi. “Balyoz Davası” adı altında yapılan tutuklamalar ve yargılamalar mı doğruydu, yoksa söz konusu tahliye etmeler mi? Bu sorunun cevabını da hiç kimse anlayamadı.
Fakat AKP yine her iki durumdan da faydalanmayı bildi. Yani “Balyoz Davası” adıyla birçok insanı tutuklayıp yargılarken de kendi iktidarını güçlendirdi, Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliye ederken de kendi iktidarını faydalandırmaya çalıştı. Hem iktidar ve hem de muhalefet rolü oynadığı için bu durumu rahatlıkla gerçekleştirebiliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde tüm bunlardan yararlanmaya çalışıyor.
Bazıları, son “Çözüm Süreci Yasa Tasarısı” da dahil bunların hepsinin cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ve seçimde bunlardan yararlanmak amacıyla yaşandığını ifade ediyor. Bu tür olayların hepsinin cumhurbaşkanlığı seçim sürecine bağlı olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla AKP’nin pragmatist yaklaşımının bir sonucu olduğu ve çıkarcılık içerdiği vurgulanıyor.
Kuşkusuz bu söylenenler de bir görüştür ve belli bir gerçek payı vardır. AKP’nin faydacı politikaları burada rol oynamaktadır. Başbakan Tayyip Erdoğan bu temelde seçimi kazanıp cumhurbaşkanı olmak istemektedir. Ancak her şeyi buraya bağlamak ve tüm bu olayların seçim nedeniyle yaşandığını belirtmek de doğru ve yeterli olmaz. Bu tür olayların son dönemde ülkemizde yaşanmasının Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerle de bağı vardır. Özellikle en son gündeme gelmiş olan “Çözüm Süreci Çerçeve Yasası” daha çok Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerle bağlantılıdır.
Elbette çok önemli olan yanı da budur. Yani Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler temelinde devlet ve hükümetin sınırlı da olsa politika değiştirmeye yönelmesi çok önemlidir. Böyle bir durumun ülkemiz açısından önemli sonuçları olacağı gibi, bölgedeki gelişmeler açısından da çok önemli sonuçları olacaktır. Çünkü temel sorunlarını demokratik siyaset temelinde çözmeyi başaran Türkiye, Ortadoğu’daki gelişmelerin seyrini belirleyecek ve demokratikleşen Ortadoğu olacaktır.
Çözüm sürecine ilişkin söz konusu yasa tasarısı işte bu temelde tartışılmaktadır. Gerçekten de ülkemizde ve Ortadoğu’da böyle tarihi öneme sahip gelişmelerin yaratıcısı olabilecek midir? Bu soru kapsamında tartışma olmakta ve AKP’nin yaptıkları anlaşılmaya çalışılmaktadır. Çözüm sürecinin yasal temele kavuşturulması genelde olumlu karşılanmakla birlikte, söz konusu yasa tasarısının taşıdığı çok ciddi yetersizlikler de eleştirilmektedir.
İmralı’da görüşme yapan HDP Heyetinin yaptığı açıklamaya göre, PKK Lideri Abdullah Öcalan da söz konusu adımı çok önemsemekle birlikte yetersiz görmekte ve bunun giderilmesini istemekteymiş. Bu konuda herkesi katkı sunmaya çağırıyormuş. Genelde Kürt siyasetinin ve halkının tutumu da aynı. Eleştirel ve ihtiyatlı bir iyimserlik söz konusu. Tüm demokratik güçlerin yaklaşımları da benzer durumdadır.
En başta ismi dahil yasa metninin üslubu eleştirilmektedir. Mevcut üslubun diyalog ve müzakere üslubu olmadığı, konuşulmak istenen karşıtların peşinen suçlandığı, söz konusu üslubun eskisinden farkının olmadığı ifade edilmektedir. Yine içeriğinin ve tanımlamaların yetersiz olduğu belirtilmektedir. Daha önemlisi sadece hükümeti müzakere için yetkilendirmekte, ama bu yetkinin nasıl kullanılacağı belirtilmemektedir. Bu konuda muğlaktır ve hükümete keyfiyet tanımaktadır. Yani hükümet bu kararı müzakere temelinde kullanabileceği gibi, tersini de yapabilir, oyalama ve aldatma etkeni de yapabilir.
Halbuki söz konusu eksiklikler düzeltilse mevcut yasa devletin yönetim tarzında çok önemli bir değişikliği ifade edebilir. 2 Ağustos 2002’de idamın kaldırılması ardından gerçekleşen ikinci önemli adım haline gelebilir. Kürt sorunu ve demokratikleşme sorunu gibi temel sorunların diyalog ve müzakere yöntemiyle çözümünün önünü açabilir. Söz konusu çözüm sürecine yasal temel oluşturarak başarıyla sonuçlanması sağlanabilir.
Dikkat edilirse AKP’nin bu adımı da yarımdır. Hem çok önemli bir konuyu gündemleştirmekte, hem de yeterince cesur, ciddi ve bütünlüklü yaklaşım gösterememektedir. Bu nedenle sonuç alabilmek için tüm demokratik güçlerin duyarlı olması ve etkin mücadele etmesi gereklidir.