Siyasal İslam iki kutuplu dünya ve soğuk savaş döneminde ortaya çıktı.

Siyasal İslamcı akımlar şeriat düzeni getirerek insanlığı kurtaracağına inanmış olabilir. Ama işbirliği yaptıkları emperyalist odakların öyle bir derdi ve istemi olmadığı açıktır.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra dünyayı komünizm ve Kızılordu korkusu sardı. Çin devrimi de bu korkuyu bir kaç kat arttırdı. Dünyanın her köşesinde sola ve Sovyetlere sempati artıyordu.

ABD ve NATO karargahı, Sovyetleri durdurmanın, yıkmanın tek yolu olarak İslami akımlarla işbirliğini gördü. Her yerde bu akımları destekledi. Endonezya’dan Afganistan’a, Arap alemine ve Türkiye’ye kadar bu politika devreye girdi. Adına „Sovyetleri yeşil kuşakla kuşatma“ ya da „Ilımlı İslam“ projesi dendi.

NATO, başarılı olmadı da denilemez. Siyasal İslamcılar her yerde Amerika’nın ayağı, eli, kolu, dili ve kulağı oldular.

Endonezya’da solun yükselişi, faşist-İslamcı Suharto darbesi ve bir milyondan fazla komünistin katledilmesiyle durduruldu.

Türkiye’de üslendirilen İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) bütün Arap aleminin ve Türkiye’nin başına bela edildi. DAİŞ dahil bütün dinci-terör örgütlerinin anası bu örgüttür.

Aynı dönemde Türkiye’de yükselen sola karşı Türkçü-İslamcı akımlar beslendi, palazlandırıldı. Faşist gericiliğin ve darbelerin tetikçisi-dayanağı bu akımlardır.

Bu akımların içinde en çok gelişeni-geliştirileni Fethullahçılar oldu. Fethullahçılar 1960’larda Komünizmle Mücadele Derneklerinden başlayıp bugüne gelene kadar, askeri darbeler dahil her iktidar tarafından desteklendiler. Ama altın çağlarını AKP ile yaşadılar.

Bugün Erdoğan’ın da itiraf ettiği gibi „Ne istedilerse verdiler“ ama yetmedi, doymadılar. Astığı astık, kestiği kestik hale gelen Fethullahçılar artık iktidardan aldığı payı büyütmek değil, iktidarın-devletin tümünü istiyorlardı.

Sovyetlerin yıkılmasından sonra kontrolden çıkmaya başlayan siyasal İslamcılar kendi aralarında da çatışmaya başladılar. Etkili oldukları hiç bir ülkede huzur kalmadı.

Bugün huzur içinde olan bir tek Müslüman devleti yok. Birbiriyle barış ve huzur içinde olan iki Müslüman devlet de yok. Olması da mümkün değil.

Çünkü günümüzde ne İslamiyet ne de bir başka din, bir toplumun birliğini sağlayabilir.

Din inananların vicdanına ve kalbine sığınmak, siyaseti de siyasi partilere, kuruluşlara bırakmak zorundadır.

Siyasal İslam’ın 14 yıllık tek parti iktidarından sonra memleketin haline bakın: 14 yıl boyunca birlikte olan Erdoğan ve FETÖ birbirine en ağır suçlamaları yapıyor. İkisi de gerçek Müslüman’ın kendisi olduğunu iddia ediyor. Ama kavgaları Allah için, din için, cennet için değil. Bu dünya nimetlerini ve iktidarı kapmak için. AKP hırsız ise FETÖ bunu yeni mi anladı? Ya da FETÖ vatan haini ise Erdoğan bunu yeni mi anladı? Hırsızlığı da, ihaneti de beraber yaptılar.

FETÖ’cülerin saltanatı sarsılınca onların yerini almak için diğer Siyasal İslamcılar yarışa girdi. Hepsi de pusuda bekliyor. Hangi tarikatın nereyi kaptığı ya da kapacağı açık açık konuşuluyor, yazılıyor. Artık siyasal partiler değil, FETÖ ve diğer gizli cemaatler devleti yönetiyor.

Hilafet isteyip bütün İslam ümmetini birleştireceklerini iddia edenler bırakalım Türkiye’yi, Türkiye’deki Sünni Müslümanları bile birleştiremiyor. Tam tersine, Sünni-İslam bayrağıyla Kürtlere saldırarak kanlı bir içsavaşa götürüyor. Halka vaat edebilecekleri hiç bir şey yok. Söyleyecek yeni bir yalanları bile kalmadı. Bu siyasal İslam’ın iflası ve çöküşü değil midir? „Eskiden İslam’ın topluma bir ahlak katacağına inanıyordum. Ama şimdi bu İslamcılara nasıl biraz ahlak katılabilir diye düşünüyorum“ diyen bir İslamcı haksız mı?

Siyasal İslamcılar halkları felakete götürürken, Öcalan ezilen halklar için gerçek çözüm yolunu yıllar öncesinden göstermişti:

„Kaba-dar sınıfçılık, milliyetçilik, dincilik, mezhepçilik, aşiretçilik vb. değil... Tutarlı bir yurtseverlik ve herkese en geniş demokrasi... Ancak o zaman hepimiz biraz nefes alabiliriz.“