Onur, insani değerlerin toplamıdır. Ve temel hakların, özgürlüklerin kullanılamadığı bir yerde onurdan ancak bir dilek olarak söz edilebilir. Bu yüzden en temel hak olan yaşam hakkı tanımlanırken bile, insan onuruna uygun bir yaşama vurgu yapılır. Yani sadece nefes alıp veriyor olmak, yani ‘can’lı olmak değildir yaşama hakkı. Kendini ifade edebilmek hatta gerçekleştirebilmektir, özgür olabilmek, eşit yaşayabilmektir… Yani can ile onuru birbirinden ayıramazsınız ya da ayırırsanız, artık orada insandan söz edemezsiniz.
Yine, yeniden bu konuyu tartışmak zorunda kalmamın nedeni; malumunuz polis devleti yasası/ sıkıyönetim yasası/ olağanüstü hal yasası/ halka karşı darbe yasası nitelemeleriyle kaygılara, kavgalara, karşı toplumsal gösterilere neden olan ve AKP’nin halkı canı ile onuru arasında seçime zorlayan İç güvenlik yasasının, bugün; yani 26 Mart'ta yeniden Meclis Genel Kurulu gündemine geliyor olması.
Tartışmaları kısa kesmek amacındaki hükümet, bu yasanın gerekçesinde de yer verdiği amacını, Meclisten daha önce geçirdiği 67 madde ile sağlayacak olmanın rahatlığı ile, henüz görüşülmeyi bekleyen 63 maddeyi paketten düşürdü. Şimdi sadece iki yürürlük maddesini Meclis’ten geçirerek yasayı Cumhurbaşkanına sunacak. O da onaylayınca yasalaşacak ve resmi gazetede yayınlanıp uygulamaya sokulacak.
Yani, yasanın yeniden meclise getirilişi bir pazarlık hamlesi değilse, akşamdan sabaha 35 yıl geriye gitmiş olacağız.
Özellikle 80'lerde 90'larda devletin hışmına uğrayanlar için, bu yasanın konuşulması bile travmatik anıların zihinde yeniden canlanmasına yol açmışken, bir de yasalaşması ve uygulanmaya başlanmasının yaratacağı bireysel ve toplumsal sonuçların çok ağır olacağını, şimdiden söyleyebiliriz.
Nitekim geçenlerde, 80'leri biraz ama 90'ları iyi bilecek yaşta bir kadın işletme müdürünün bu yasaya dair yaşadığı paniğe, endişeye tanık oldum. Avukat olduğumu öğrenince anlatmaya başladı. Eğlence sektöründeki bu işletmeye polisler de eğlenmek için geliyormuş. Ancak "bugüne kadar hiçbirini silahı ile içeri sokmadım. Ya emanete bırakın ya da girmeyin diyorum. Arada sıkıntı çıksa da bu ilkeden taviz vermiyorum. Ancak şimdi çok korkuyorum. Bu yasa çıkarsa ben polise nasıl silahını bırak ya da girme diyeceğim. Aynı polisin, hakim savcı kararı olmadan beni gözaltına alma yetkisi olacak, evime girme yetkisi olacak, hatta silahımı almaya kalkıştı deyip vurma yetkisi olacak. Panik haldeyim…" diyordu. Demiyordu sadece, panik halindeydi gerçekten.
Bu yasa ile elbette tüm toplum tehdit altına alınıyor ama en büyük zararı her zaman olduğu gibi muhalifler ve muhalifler arasında da Kürtler görecek. Kürtlerin barışa yönelmiş özgürlük mücadelesini hazmedemeyen, bastıramayan iktidar, yine öldürerek ya da yasaklayarak, ya da Yalçın Akdoğan’ın "süreci zehirlediler" zırvasında olduğu gibi çamur atarak susturmaya, kurtulmaya çalışacak…
Ve fakat bütün bunlar bilinmesine, tüm kaygıları haklı çıkaracak uygulamalara imza atacağı kesin olmasına rağmen, iç güvenlik yasasına karşı Meclis dışında etkili bir muhalefet halen gerçekleşemedi ne yazık ki. Sokak ayağı boş bırakıldı. Gezi ruhunu ateşleyebilecek böylesine can alıcı ve ortak bir sorun varken üstelik. Bu oldukça dikkat çekici ve garip bir durum. Henüz vakit varken bu eksiklik giderilmezse, toplumsal muhalefet dinamiklerini zan altında bırakacak kadar da vahim.