Hürriyet Gazetesi bir iki gün önce, neredeyse sür manşetten bir duyuru yapmıştı: "Deneyimli gazeteci Abdülkadir Selvi Hürriyet’te…"

Bu "deneyimli gazeteci" daha ilk adımında hangi konuda "deneyimli" olduğunu gösterdi.

Hangi konuda?

"Çevir kazı yanmasın" şeklindeki, (Kaz Karslılara özgüdür ya) bir Kars Ocak Başı ustabaşılığında...

Sanırım hazretin üçüncü yazısıydı. Başbakan Davutoğlu "PKK 2013 Mayısına dönerse her şey konuşulur" deyince, Cumhurbaşkanı, "ne konuşması ulan" tadında bir yanıt vermişti ve "Deneyimli yazar" da işte bu konuyu "Zirvede çatlak mı var" diyerek ele almıştı. Evirmiş, çevirmişti, "o öyle dedi ama, bu da şöyle dedi, onun dediğinde şu vardı ama, bu da vardı, Erdoğan’ın ayağı nereye basıyorsa Davutoğlu’nun da ayağı oraya basıyordu" dese de "kaz yanmaktan" kurtulamamıştı.

Çünkü, "deneyimli gazeteci" yalnız "aşçıbaşılık" hususunda "kazı yakmakla" kalmamıştı. Fizik yasalarını da alt üst etmişti.

Düşünün Erdoğan ayağını "A" noktasına basmış, bu durumda ya Davutoğlu aynı "A" noktasına basamaz, ya da basabilmek için Erdoğan’ın ayağını "A" noktasından "kaydırmak" zorunda…

Ne olacak şimdi?

"Deneyimli gazeteci" bunların arasında fark yok, birisi bariton konuşuyorsa, öteki bastan basıyor filan dese de, bu "A" noktasına, iki adamın aynı anda basıyor olmasıyla ilgili "fizik probleminin" "şifresi" çözüldüğünde ortaya vahim bir durum çıkıyor.

"Deneyimli gazeteci" "tek bir noktaya aynı anda iki adamın ayakları basıyor" derken, aslında "bunlar A noktasına basabilmek için birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışıyor" demek istiyor.

Yani "deneyimli gazeteci", tek ayak üstünde, aynı anda "iki noktaya" basma sihirbazlığı yapıyor: Aynı anda hem "zirvede çatlak" yok, "çatlak" sandığınız "üslup şeyi" diyor, sonra dönüp, "zirvede çatlak var, hem de feci" demiş oluyor. Düşünün Selvi tek ayak üstünde, "zirvede çatlak yok" derken "çatlak var" diyenlere karşı yalan söylüyor, "zirvede çalak var" derken de "çatlak yok" diyenlere madik atıyor.

İşte size "deneyli gazeteci".

Deneyli gazeteci çok deneyli olmasına deneyli de, Saray’dakinin şakası yok, "ne deneyi ya" deyiveriyor ve Davutoğlu ile arasındaki "çatlağın" iyice "patlak" olduğunu dünya aleme ilan ediyor.

Biliyorsunuz, bundan kısa bir süre önce Davutoğlu, Akademisyenlerin tutuklanmasıyla ilgili konuşmuştu. Şöyle demişti:

"Ben prensip olarak hüküm verilene kadar eğer herhangi bir hukuki zorunluluk yoksa, insanların tutuklu yargılanmalarına karşıyım. Sonunda beraat olursa, özgürlüklerin kısıtlanması geri ödenemeyecek bir haktır. Bana en büyük cezayı versinler, ama konuşma, yürüme özgürlüğümü elimden almasınlar. 28 Şubat’ta baskılar yaşamış bir akademisyen olarak söylüyorum: Düşüncenin hiçbir türüne sınır getirilmesini kabul edemem. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki o akademisyen (Esra Mungan) geçmişte başörtü yasağına da karşı çıkan bir isim. Onunla ilgili olumsuz kanaatim yok. Aksine özgürlükçü tutumunu duymuş olduğum bir isim. O parçalanmış bedenleri gördükten sonra hala bir akademisyen o bildiriyi PKK’yı eleştirmeden okuyorsa, ben onunla ayrı bir düzlemde tartışır, mücadelemi veririm.“ 

Nasıl?

Liberalizm bakış açısından "fıstık" gibi bir yaklaşım değil mi? Kan deryasında yüzen, zindanları gazeteci ve akademisyenlerle dolup taşan bir ülkede, karşımıza "mehtapta kavrulmuş" bir lati lokum gibi çıkıyor ve diyor ki, "akademisyenlerin tutuklanmasına karşıyım, onların fikirleriyle tartışarak mücadele ederim".

Adam hepimizi "kucaklıyor". Yüzünde gülücükler.  

Ancaaaaakkkkk…

Deneyimli gazeteci için kabus başlıyor, çünkü Erdoğan konuşuyor. Ne diyor? Şunu:

"Son zamanlarda efendim işte neymiş, akademisyenler tutuksuz yargılansınmış. Suçluysa, yardım ettiyse tutuklu yargılanacak. Diğerinden onun ne farkı var?" 

Belki bugünkü köşesinde, belki yarınki köşesinde, bakalım "deneyimli gazeteci" hem "A", hem de teeee dipteki "Z" noktasına aynı anda nasıl basacak?

Şaka yeter.

Ciddisi ise şu: Eğer muhalefet gerçek bir muhalefet ise, yarından tezi yok, Davutoğlu’na "ya sözlerinin arkasında dur, ya da çek git" diyerek bir ültimatom verir.